02 EKIM 2006 PAZARTESI GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI
| OZDERIN,M. msn : ozderin@hotmail.com |
2 Ekim 2006 Tarihli ve 26307 Sayılı Resmî Gazete
MEVZUAT
YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ
MİLLETLERARASI SÖZLEŞME
2006/10885 Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesinin Onaylanması Hakkında Karar
BAKANLIKLARA VEKÂLET ETME İŞLEMİ
— Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif ŞENER’e, Devlet Bakanı Mehmet AYDIN’ın Vekâlet Etmesine Dair Tezkere
— Devlet Bakanı Ali BABACAN’a, Devlet Bakanı Beşir ATALAY’ın Vekâlet Etmesine Dair Tezkere
— Milli Savunma Bakanlığına, İçişleri Bakanı Abdülkadir AKSU’nun Vekâlet Etmesine Dair Tezkere
YÖNETMELİKLER
2006/10970 Kamu İdarelerine Ait Taşınmazların Kaydına İlişkin Yönetmelik
— Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik
TEBLİĞLER
— 2006 Yılı Temmuz ve Ağustos Aylarına Ait Dahilde İşleme İzin Belgelerinin (D1) Listesi
— 2006 Yılı Temmuz ve Ağustos Aylarına Ait Yurt İçi Satış ve Teslimler ile İlgili Belgelerin (D3) Listesi
— 2006 Yılı Temmuz ve Ağustos Aylarına Ait Hariçte İşleme İzin Belgelerinin (H) Listesi
— 2006 Yılı Temmuz ve Ağustos Aylarına Ait Vergi, Resim ve Harç İstisnası Belgelerinin (Y) Listesi
— Firma Talebine İstinaden İptal Edilen Dahilde İşleme İzin Belgeleri Listesi
— Re’sen Kapatılan Dahilde İşleme İzin Belgeleri Listesi
Çiçek: İrtica hukuken suç değil, iddianame hazırlanamaz
Adalet Bakanı Cemil Çiçek, kanunlarda "irtica" diye bir suç olmadığını, böyle bir iddianame hazırlanamayacağını söyledi. Kanal 7 televizyonunda yayımlanan Başkent Kulisi adlı programda soruları yanıtlayan Çiçek, "irtica kavramıyla ilgili bilimsel bir tespit yaptığını" söyledi. İrticanın hukuken ifade edilen bir kavram olarak bugüne kadar kullanılmadığını, "siyasi bir terminoloji" olduğunu belirten Çiçek, kanunda da böyle bir suç olmadığını, "irtica'' suçundan bir iddianame hazırlanamayacağını söyledi. Bazı fiilerin "irtica'' olarak algılanabileceğini, bu fiiller suç teşkil ediyorsa, bunun hukuk anlamında suç sayılacağını anlatan Çiçek, "Sizin irtica kabul ettiğinizi bir çok noktada özgürlük olarak kabul eden var. Mesela kılık-kıyafet, 'bırakalım' diyen de var, 'bu çağda bu kıyafet' diyen de... Siz bunu irtica kabul ediyorsanız, hükümet neden muhatabı olsun?'' diye konuştu.
DİN EĞİTİMİ YETERSİZ
"Türkiye'de değişik düşüncelerin etkisi altında olan ve size, bana, hukuk düzenimize göre kabul edilmez kişiler olabilir. Biz bunları terörist olarak kabul ediyoruz'' diyen Çiçek, "Toplumsal, birden çok sebebi olan bir olayı ceza hukuku tedbirleriyle çözmenin mümkün olamayacağını" vurguladı. Çiçek, "En büyük eğitimsizlik, din eğitiminde. 15 yaşından küçük çocuğunun din eğitimi konusunda gidebileceği devlet kurumu yok" dedi.
Sezer’in laiklik anlayışı: Din devleti değil, devlet dini sınırlar
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, laikliğin, dinin, sosyal, siyasal ve hukuksal bir güç ve düzenleyici olmasını önleyen temel ilke olduğunu savundu. Cumhurbaşkanı Sezer, yeni yasama yılının açılışı dolayısıyla TBMM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada laiklik tartışmalarına değindi.
Anayasa’nın başlangıç bölümünde, laiklik ilkesi gereği kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağının belirtildiğine dikkati çeken Sezer, böylece, Cumhuriyet’in niteliklerinin en önemlisi ve diğer niteliklerin temeli olan laikliğin, Anayasa’ya yön veren ilkeler arasındaki yerini aldığını ve anayasal tanımını bulduğunu söyledi. Bu tanıma göre laikliğin, dinin, sosyal, siyasal ve hukuksal bir güç ve düzenleyici olmasını önleyen temel ilke olduğunu savunan Sezer, şöyle konuştu:
‘’Bu işlevine uygun olarak Anayasa’nın 24. maddesinde de devletin sosyal, ekonomik, siyasal ve hukuksal temel düzeninin kısmen de olsa din kurallarına dayandırılamayacağı, dinin ya da din duygularının yahut dince kutsal değerlerin, siyasal ya da kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla kötüye kullanılamayacağı, açık biçimde kurala bağlanmıştır.
Bunun yanında, Anayasa’nın 13. maddesinde, temel hak ve özgürlüklerin, laik Cumhuriyet’in gereklerine uygun olarak yasayla sınırlandırılabileceği; 14. maddesinde de Anayasa’da yer verilen hak ve özgürlüklerin, laik Cumhuriyet’i ortadan kaldırmayı amaçlayan etkinlikler biçiminde kullanılamayacağı belirtilmiştir. Böylece, temel hak ve özgürlüklerin laik Cumhuriyet’i zedeleyecek biçimde kötüye kullanılması önlenmiş, gerekirse laik Cumhuriyet’i korumak için temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılabileceği kabul edilmiştir.’’
Yargıtay Başkanı Arslan: 'Yargı laikliği korur'
Yargıtay Başkanı Osman Arslan, yargının, bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da laik Cumhuriyeti koruyup kollayacağını belirterek, "Yargı laikliği, laik cumhuriyeti yıkmaya teşebbüs edenleri cezalandırarak korur" dedi.
AA-Türkiye Adalet Akademisinin 2006-2007 eğitim yılı açılış töreninde konuşan Yargıtay Başkanı Osman Arslan hakim ve savcı adaylarına seslendi.
Osman Arslan, Ulu Önder Atatürk'ün yaptığı devrimlerin en önemlisinin hukuk devrimi olduğunu, Türkiye Cumhuriyeti'nde 1926 yılından bu yana, laik hukuk reformlarının uygulandığını anımsattı. Arslan, "Sizler, laik batı hukuku eğitimi alarak yetiştiniz, bunu daha ileriye taşımak göreviniz olmalıdır" diye konuştu.
Cumhuriyet'in getirdiği kazanımları, fırsat eşitliğini kimsenin göz ardı etmemesini isteyen Arslan, "Sizler, Cumhuriyeti korumayı görev bileceksiniz. Sizler gibi bilgili ve Cumhuriyete bağlı gençler olduğu sürece, Cumhuriyet sonsuza kadar yaşayacaktır" dedi.
Yargının, bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da laik Cumhuriyeti koruyup kollayacağını vurgulayan Arslan, "Bundan kimsenin şüphesi olmasın" diye konuştu.
Arslan, bu sözleri daha önce söylediğinde, nasıl koruyacağı yönünde sorularla karşılaştığını belirterek, "Yargı laikliği korur. Nasıl mı korur? Laik Cumhuriyeti yıkmaya teşebbüs edenleri cezalandırarak korur" dedi.
Törende konuşan Adalet Bakanı Çiçek de bir ülkede yargı ne kadar iyi işliyorsa o toplumdaki kamu düzeninin de o kadar kolay tesis edileceğini ve korunacağını anlatarak,yargının, hak ve özgürlüklerin de en önemli koruyucusu olduğunu vurguladı.
Cemil Çiçek, bir ülkedeki yargı kararlarının, hem uluslararası kuruluşların hem de siyasetin önemli gündem maddeleri arasında yer aldığını ifade etti.
Demokratikleşme sürecinin özünü, yargı reformunun oluşturduğunu vurgulayan Çiçek, Türkiye'nin dış politikasıyla yargı arasında da doğrudan bir bağ bulunduğunu anlattı.
Çiçek, Türkiye'de yatırım yapmak isteyen yabancı yatırımcıların, en önem verdikleri konunun Türkiye'deki yargının işleyişi olduğunu da kaydetti.
Selçuk: Laiklik değil, laisizm sorun
Başbakan Tayyip Erdoğan, Türkiye'de sivil bir iradenin işbaşında olduğunu, bu sivil iradenin ve bütün kurumların anayasada tanımının yapıldığını hatırlattı.
Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk, Türkiye'nin laiklikten vazgeçme lüksü olmadığını belirterek, ''Çağcıl bir devlet kurmak istiyorsanız zaten başka çareniz de yoktur'' dedi.
Selçuk, İş Dünyası Vakfınca Üsküdar Kandilli'deki İTO Tesislerinde, Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun'un da katıldığı iftarın ardından düzenlenen ''Laiklik'' konulu konferansta konuştu. Selçuk konuşmasında, Türkiye'de laiklik konusu tartışıldığında bir gerilim yaşandığını belirterek, 1999'da Yargıtay Başkanlığı döneminde yaptığı laiklikle ilgili konuşmasının ardından da kendisine ''saldırılar'' olduğunu ve etrafında kimsenin kalmadığını söyledi.
Türkiye'de laikliğin bir sorun olmanın ötesinde sorunsala dönüştüğünü ifade eden Selçuk, ''Oysa Türkiye gerçekten laiklikten vazgeçme lüksüne sahip değildir. Çağcıl bir devlet kurmak istiyorsanız zaten başka çareniz de yoktur'' diye konuştu. Selçuk, Türkiye'nin ''laiklik'' ilkesiyle değil, ''laisizm'' ile yönlendirildiğini savunarak, bu iki kavram arasında fark bulunduğunu söyledi. Yargıtay Onursal Başkanı Selçuk, ''Laiklik uygulamaya yansıtılmadıkça Türkiye'nin laik bir düzene kavuşması da mümkün değil'' diye konuştu.
Aydınlanma devrini tamamlamış ülkelerde, dinin kendiliğinden kendi alanına çekildiğini ifade eden Selçuk, Türkiye'de ise Diyanet İşleri Başkanlığı ile dinsel bir kurul oluşturulduğunu söyledi. Laikliğin demokratik sistemlerde bir gereklilik olduğunu kaydeden Selçuk, laiklikte en önemli sonuçlardan birinin din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına almak olduğunu anlattı. Türkiye'de laikliğin tam anlamıyla işlemediğini de öne süren Selçuk, dinin merkezden yönlendirilmesi halinde, o dinin değişimine de engel olunduğunu söyledi. Sami Selçuk, devletin din konusunda belirleyici olmasının da teokrasi anlamına geldiğine ifade ederek, ''Laikliği doğru uygulamak Türkiye'nin görevidir'' şeklinde konuştu.
Katılımcıların sorularını da yanıtlayan Selçuk, başörtüsüyle ilgili bir soru üzerine, bunun bir hukuk sorunu haline dönüştüğünü ve hukukun da bu sorunu çözdüğünü ifade etti. Selçuk, ''Bu aslında çözülmeyecek sorun değildir. Ama bazıları bunu görmezden geliyor'' diyerek Anayasa Mahkemesinin bu konudaki kararında gerekçe değil, hüküm fıkrasının bağlayıcı olduğunu belirtti. Selçuk, bir başka soru üzerine de AB süreci nedeniyle Türkiye'nin Türk Ceza Kanunun (TCK) 301. maddesini değiştirmek zorunda kalacağını ve bu maddenin AB gerekçesi olmadan değiştirilmesi gerektiğini ifade etti.
Alışveriş merkezi otoparkında soyulursanız ne yapacaksınız?
Pek çok alışveriş merkezi, Yargıtay kararına rağmen otoparklarında araç sahiplerine halen arkasında “Araçta meydana gelecek hasardan yönetimimiz sorumlu değildir” yazılı park biletleri vermeye devam ediyor
Alışveriş merkezlerinin otoparklarında yaşanan araç hırsızlığı olaylarında da merkezler sorumluluk kabul etmiyor.
Son olarak Ümraniye’de yer alan büyük bir hipermarketin otoparkında hırsızlık olayı meydana geldi. Büyük bir holdingde kurumsal iletişim departmanı müdürü olarak çalışan kişinin aracı, güvenlik personelinin gözü önünde kapısı sert bir cisimle kırılarak soyuldu.
Hipermarketin güvenlik şefi “Geçmiş olsun demekten başka yapacak birşey yok” derken, olayı polise bildiren mağdur “Burada bu tür olaylar çok sık oluyor. Umarız yakalarız” cevabını aldı.
Avukatı ile konuyu tartıştığını ve avukatının Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 2003’te aldığı bir kararı hatırlattığını söyleyen mağdur “Avukatımın bahsettiği davada ’Otopark girişinde verilen biletlerde sorumluluk kabul edilmediği belirtilse de bu hüküm saklayanın güvenle saklama ve özen borcuna açıkça aykırılık teşkil ettiği için geçersizdir. Davacı oluşan zararını istemekte haklıdır’ kararı çıkmış. Biz de emsal kabul edip dava açtık” dedi.
Çiçek: Kanunlara göre ‘irtica’ diye bir suç yok
Adalet Bakanı Cemil Çiçek, ‘irtica' kavramının hukukî olarak bugüne kadar kullanılmadığını belirterek, kanunlarda ‘irtica suçu' diye bir suç bulunmadığını söyledi.
Adalet Bakanı Çiçek, Kanal 7’deki Başkent Kulisi adlı programda gündeme ilişkin değerlendirmeler yaptı. Çiçek, bir gazetecinin, ‘Askerden sert açıklamalar var; ama hükümet sessiz.' şeklindeki sözleri üzerine hükümetin, ‘birisinin imasına, beklentisine göre açıklama yapmayacağını' belirtti. Adalet Bakanı, “O konuşmaların muhatabı hükümet midir?” diye sordu. Kanunlara göre ‘irtica' suçundan bir iddianamenin tanzim edilemeyeceğine işaret eden Çiçek, ‘irtica'nın siyasî bir terminoloji olduğunu yineledi. Bazı fiillerin hukuk anlamında suç sayılabileceğini anlatan Çiçek, bunun uygulayıcılarının da yargı olduğunun altını çizdi.
Çiçek, şunları söyledi: “İrtica konusu siyasi bir konudur. Size göre şu çerçevede, öbürüne göre daha büyüktür. Sizin irtica kabul ettiğinizi birçok noktada özgürlük olarak kabul eden var. Mesela kılık-kıyafet, ‘bırakalım’ diyen de var, ‘bu çağda bu kıyafet’ diyen de. Siz bunu irticai bir şey olarak kabul ediyorsanız, hükümet neden muhatabı olsun?” Çiçek, demokrasinin diyalogdan geçtiğini, bu kanalların tıkalı olmadığını ifade ederek, Silahlı Kuvvetler ile hükümetin her konuda bir araya geldiğini kaydetti. Gazetecilerin, ‘İrtica konusunda hükümetten bir açıklama gelmedi. Sizce bu ülkede irtica tehlikesi var mı?’ sorusuna karşılık Çiçek, Türkiye’de her fikrin aşırısı bulunduğunu, bunu eyleme dönüştürenler olduğunu dile getirdi. Çiçek, “Türkiye’de değişik düşüncelerin etkisi altında olan ve size, bana, hukuk düzenimize göre kabul edilmez kişiler olabilir. Biz bunları terörist olarak kabul ediyoruz.” dedi.
Avrupa Birliği sürecinin hiçbir zaman çok rahat geçmediğini belirten Çiçek, “Soğanın acısını yiyen değil, doğrayan bilir.” dedi. Çiçek, AB müzakere sürecinde çıkarılan yasaların yüzde 99’unu kendi bakanlığının çıkardığını ifade ederek, bu değişiklikler içinde son derece önemli demokratik açılımlar olduğunu kaydetti. Kendisinin özgürlükçü olduğunu vurgulayan Çiçek, “301. madde değişsin veya değişmesin” demediğini anlatarak, olaya bütünlük içinde bakılması gerektiğini ifade etti. Çiçek, şöyle konuştu: “Anayasa’daki değişmez maddeler, 1, 2, 3 ve 174. maddeler dışında her madde değişir, 301 de dahil.” Bir soru üzerine Çiçek, Elif Şafak veya Orhan Pamuk ile tanışmadığını; ancak Orhan Pamuk’un ‘Kar’ romanını okuduğunu belirtti. Çiçek, kitap hakkında yorum yapmak istemediğini söyledi.
Sorular üzerine terör konusuna da değinen Çiçek, terör konusunun gündemde bulunmadığı hiçbir Milli Güvenlik Kurulu toplantısı yapılmadığını söyledi. Teröre lojistik destek sağlayan ülkeler olduğuna işaret eden Çiçek, şunları kaydetti: “İmralı’dakinin pasaportunu veren, teröre lojistik destek sağlayan ülkeler oldu. Ben AB karşıtı değilim, Türkiye için önemli; ama 20 sene PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmediler. Avrupa hâlâ Fehriye Erdal’ı bulamıyor. 4 senede silah otomatik mi, ne olduğuna hâlâ karar veremediler. Teröristlere destek sağlayacaksın, sonra da yüzün kızarmadan gelip bana ‘Türkiye’de özgürlükler yok’ diyeceksin. Avrupa bugün tavus kuşu gibi. Hep kuyruğundaki renklerin güzelliğiyle dış dünyada. Bir de ayağının çirkinliğine bakılsa, biz de daha iyi anlayacağız. AB konusunda biz samimiyiz, kararlıyız. Tavus kuşunun kuyruğundaki güzelliği, renk armonisini görelim; ama ayağının çirkinliğini de görmezlikten gelemeyiz.” Ankara, aa
Din eğitimi yetersiz
Cezaevlerinde 38 ayrı örgütten kişilerin yattığını söyleyen Bakan Çiçek, suçları yalnızca ceza hukuku tedbirleriyle çözmenin mümkün olamayacağını vurguladı. Çiçek, “Eğitim noksanlığı var her alanda. En büyük eğitimsizlik, din eğitimi alanındadır. İnsanların bu ihtiyacını karşılayabilmek noktasında, devlet olarak doğru, sağlıklı bilgiyi vatandaşa vermemiz lazım. 15 yaşından küçük bir çocuğun din eğitimi konusunda gidebileceği bir devlet kurumu yoktur. Bu konuda anayasal sorumluluk Diyanet’te. İnsanlarımız doğru bilgiyi bu kurumdan öğrenecek, işin şebekesi burası.” dedi.
Askeri üşüten subaylara “görevi ihmal” davası
Genelkurmay tarafından soğuk iklim şartlarında kullanılmak üzere alımı yapılan techizatlar özellikle Güneydoğu’da görev yapan askerlerin üşümesine neden olunca dava konusu oldu
Teçhizatların alımı sırasında gerekli testlere tabii tutmadıkları ileri sürülen, aralarında 2 albayın da bulunduğu 11 görevli hakkında 3 aydan 4.5 yıla kadar hapis istendi.
Genelkurmay Askeri Savcısı Üstteğmen Volkan Şahin, geçen yıl alım yapıldığı dönem Muayene Komisyonu üyesi olan sanıkların, parka, pantolon gibi askeri teçhizatların Askeri Kimyaevi Müdürlüğü’nde yapılması gereken analiz işlemlerinde “görevlerini ihmal ettiklerini” ileri sürdü. Sanık görevlilerin askerler tarafından şikayet konusu olan teçhizatları “yağmurlama” testine tabi tutmadıklarını da vurgulayan Şahin, sanıklardan Albay Ali Altıntaş, Binbaşı Erhan Kayaalp, emekli Yüzbaşı Mustafa Şanver, başçavuş Ahmet Can ve sivil memur Müfit Saydam’ın “memuriyet görevini ihmal etmek” suçundan 3 aydan 1 yıla kadar hapisle cezalandırılmasını istedi. Askeri Savcı Şahin, kimya mühendisleri sivil memurlar Neşe Suyadal, Oya Özdemir ve laborant emekli sivil memur Zeki Esenkar’ın da “şartnameye aykırı mal kabul ettirmek” suçundan 4.5 yıla kadar hapisle cezalandırılması talep etti.
Şahin, Askeri Kimyaevi Müdürleri Albay Hasan Oruk, emekli Yarbay Nevzat Günay ve terhisli teğmen Bahattin Kahveci’nin ise, test ve analizleri yapan personeli her aşamada fiilen kontrol edemeyecekleri gerekçesiyle beraatlerine karar verilmesini istedi. Dava önümüzdeki günlerde karara bağlanacak.
23 ay sonra gelen Adli Tıp Raporu'nda "Nurcan Şenli'nin akciğerleri alındığı için inceleme yapılamamış, ölüm nedeni tayin edilememiştir" denildi. Böylece davadan kurtulan doktor ise "Kürtajdan değil, muayenede ağzındaki şeker boğazına kaçtığı için öldü" diye kendini savundu.
Acılı koca, eşinin organlarını bağışlarken doktorların otopsi sonucunun etkilenmeyeceği için garanti verdiğini söyledi. Şenli, karısının ölümüne neden olmakla suçladığı doktor Ali Rıza Akgül'ün, geciken rapor nedeniyle serbestçe dolaştığını iddia etti.
Hasan Şenli ayrıca eşinin isteğine uyarak organlarını bağışlamaya karar verdi. Organlar5 kişiye hayat oldu. Türkiye'de ilk akciğer nakli genç kadının organı ile gerçekleşti. Hasan Şenli dava açmak için Adli Tıp Raporu'nu beklemeye başladı. Adli Tıp Kurulu'ndan tam 23 ay sonra gelen raporda, otopsiden önce akciğerlerin alınmış olması nedeniyle inceleme yapılamadığı, ölüm nedeninin tayin edilemediği ve suçlanan kişinin eyleminin ölüme katkısının bilenemeyeceği oy birliği ile kabul ediliyordu.
Dava açma hakkını kaybeden Hasan Şenli organ bağışının ölüm nedeninin saptanmasını engelleyip engellemeyeceğini doktorlara sorduğunu ve "hayır" cevabı aldığını söylüyor. Dr. Ali Rıza Akgül ise raporun ardından çok müsterih olduğunu söylüyor: "Nurcan eski hastamdı, onu kaybettiğim için üzüldüm. Ben muayene ederken ağzında şeker vardı muhtemelen boğazına şeker kaçtığı için öldü."
Rahiplerin taciz skandallarını Papa örtmüş
İslam’ı “şiddet dini” gibi gösterince Müslüman dünyasından büyük tepki gören Papa 16’ncı Benedict’in, kardinal olduğu dönemde, Katolik Kilisesi’ni sarsan rahiplerin çocuk tacizlerini örtbas etmede başrol oynadığı ortaya çıktı
İngiliz Yayın Kurumu BBC’deki Panorama programında dün yayınlanan “Seks, Suç ve Vatikan” adlı belgesele göre, Papa 16’ncı Benedict, “Kardinal Thomas Ratzinger” olarak bilindiği 2001 yılında, dünya genelindeki piskoposlara konuyla ilgili çok gizli bir Vatikan tebliği gönderdi. Tebliğde, “Kilise’nin çıkarları çocukların güvenliğinden önce gelir. Piskoposlar, işlenen suçun kurbanını, failini ve tanıklarını bu konu hakkında konuşmamaya teşvik etmeli. Kurbanlara, iddialarını tekrar etmeleri durumunda aforoz edilecekleri söylenmeli” ifadelerini kullanılıyor. Vatikan’ın, Katolik Kilisesi içindeki seks skandallarını örtbas etmek için 1962’de yayımladığı “Tahrik Suçları” adlı ünlü tebliğin yeni hali olan 2001’deki belge, BBC tarafından gün ışığına çıkarıldı. Programda, Vatikan onayıyla 1962 tebliğini ABD’de uygulamakla görevlendirilen Patrick Wall ve çocuk tacizleri nedeniyle Kilise’yi eleştirdiği için kovulan eski Vatikan avukatı Rahip Tom Doyle, 2001 tebliğine ilişkin bilgi verdi.
Kendisi de 14 yaşındayken bir rahibin tecavüzüne uğrayan Colm O’Gorman’ın sunduğu Panaroma’da, din adamlarının tecavüz ettiği çocuklara “sus payı” vermek için Kilise bütçesinden fon oluşturulduğu belirtildi. Rahip Tom Doyle ise yaptığı açıklamada, “Tacizci olduğu ortaya çıkan rahiplere ne soruşturma açılıyor ne de bu kişiler yargılanıyordu. Bütün dünyada yapılan uygulama, bu kişilere ceza vermek yerine, görev yerlerini değiştirmekti. Taciz kurbanlarının hiçe sayılması anlamına gelen bu uygulama sayesinde tacizci rahipler yeni görev yerlerinde yeni kurbanlar da bulabiliyordu” dedi.
EN KÖTÜ ZAMANLAMA
Patrick Wall ise kendisiyle yapılan röportajda, “Kutsal bir kurumla değil, tamamen kendisini korumaya odaklanmış bir Kilise’yle çalıştığımı fark ettim” diye konuştu. İngiliz basını, “BBC’de yayımlanan belgesel, İslam dünyasıyla arasını düzeltmeye çalışan Papa için daha kötü bir zamanlamada gelemezdi” yorumunu yaptı.
Kiliselere yüzlerce dava açıldı
20’nci yüzyılın sonları ve 21’inci yüzyılın başlarında Katolik Kilisesi, çocukluk yıllarında rahiplerin tacizlerine maruz kalanların yavaş yavaş ortaya çıkıp dava açması sonucu büyük bir skandalla karşı karşıya kaldı. Daha önce Kilise’nin “ustalıkla” örtbas etmeyi başardığı olaylar, medyayı da arkasına alan davacılar tarafından gün ışığına çıkarılırken, skandalın büyümemesi için Kilise davacılarla mahkeme dışında anlaşma yolunu seçerek milyonlarca dolar ödemek zorunda kaldı. 2003’te ABD’deki Boston Başpiskoposluğu, rahiplerin tacizine uğradığını söyleyen 500 kişiye 85 milyon dolar para ödemeyi kabul etti. Bu olayların bir benzeri de yine ABD’deki Portland Kilisesi’ni iflas ettirdi. Bu kiliseye bağlı din adamlarının tacizine uğradıkları iddiasıyla dava açan 100 kişiyle anlaşma yoluna giden kilise, 53 milyon dolar ödemeyi kabul ederken, diğer taraftan da iflasını duyurdu.
Uşak Arkeoloji Müzesi'nde halı ve kilimler de kayıp
Kanatlı Denizatı broşunun sahtesiyle değiştirildiği iddiasıyla sarsılan Uşak Arkeoloji Müzesi'nde şimdi de tarihi halı ve kilimlerin 71'inin kayıp olduğu ortaya çıktı. Broş nedeniyle tutuklanan eski Müze Müdürü Kazım Akbıyıkoğlu hakkında bir soruşturma daha başlatıldı
Karun Hazinesi'nin en değerli parçası Kanatlı Denizatı Broşu'nun sahtesiyle değiştirilerek çalındığı iddiasıyla yürütülen Karun Operasyonu'nun ardından, Vakıflar Genel Müdürlüğü, müzedeki tarihi halı ve kilimleri geri almak için harekete geçti. 10 Kasım 2002'de, Uşak genelindeki cami ve mescitlerden, çalınma tehlikesine karşı toplatılarak 8 sayfalık envanter tutanağıyla eski Uşak Arkeoloji Müzesi Müdürü Kazım Akbıyıkoğlu'na teslim edilen 210 tarihi halı ve kilim için 4 Nisan 2006'da müzeye gelerek sayım yapan vakıf yetkilileri, 210 halı ve kilimden sadece 139'unun müzede olduğunu saptadı.
Vakıflar Genel Müdürlüğü müfettişlerinin halı ve kilimlerle ilgili yaptıkları sayımın raporunu düzenlemesinin ardından, halen broş nedeniyle Uşak Ağır Ceza Mahkemesi'nde tutuklu yargılanan Akbıyıkoğlu ile ilgili bir dava daha açılabileceğini belirten Uşak Valisi Kayhan Kavas, "Vakıflar Genel Müdürlüğü konuyla ilgili soruşturma yaptı. Müfettişler halı ve kilimlerle ilgili gerekli incelemelerini ve sayımlarını tamamladılar. Hazırlanan rapor henüz bize ulaşmadı. Ulaştığında konuyla ilgili gerekli yasal işlem başlatılacak. Rapor doğrultusunda, Kazım Akbıyıkoğlu hakkında bir dava daha açılabilir. Ayrıca müzede sergilenen tarihi eserlerle ilgili olarak sayıma da halen devam ediliyor" dedi.
Uşak Kültür ve Turizm Müdürü Şerif Arıtürk de "Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne ait olan ve Kazım Akbıyıkoğlu'nun zimmetindeki tarihi halı ve kilim müfettişler tarafından sayıldı. Bu sayımda 71 adet eksik tespit edildi. Ancak müfettiş raporları henüz bize ulaşmadı" diye konuştu.
AİHM, zorunlu din dersine itiraz başvurusunu görüşecek.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), salı günü yapılacak duruşmada, Türkiye'de zorunlu din ve ahlak derslerine itiraz için yapılan başvuruyu dinleyecek.
AA-Başvuru sahibinin ve Türk hükumetinin avukatlarının görüşlerini dinleyecek olan AİHM, davayla ilgili kararını ileri bir tarihte verecek.
Alevi inancını benimseyen Hasan Zengin isimli vatandaş, AİHM'ye 2004 yılında yaptığı başvuruda, "Türkiye'nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin din ve vicdan özgürlüğüyle ilgili 9. maddesini ve eğitim hakkıyla ilgili 1. protokolün 2. maddesinin ihlal ettiği" görüşünü savunmuştu.
Hasan Zengin, Türkiye'deki mahkemelere yaptığı başvuruda, 7. sınıfta okuyan kızı Eylem Zengin'in, din ve ahlak derslerinden muaf olmasını talep etmiş, ancak sonuç alamamıştı.
Şüpheli ölüme 12 yıl sonra suç duyurusu
Bitlis’te babasının 12 yıl önce askerler tarafından öldürüldüğünü iddia eden Cimşit Döner, amcası ile birlikte suç duyurusunda bulundu. Baba Döner’in mezarı, oğlunun isteği üzerine, ölüm nedeni ve kimlik tespiti için savcılık tarafından açıldı.
Fatih Sevinç
NTV
BİTLİS - Hizan ilçesine bağlı Kayadeler Köyü, 12 yıl önce terör nedeniyle boşaltıldı. Köy şimdi de yeni bir iddia ile gündeme geldi. Cimşit Döner, babasının askerler tarafından öldürüldüğünü öne sürüyor.
Babasının öldürülmesi ve köylerinin boşaltılmasından sonra ailesi ile birlikte İstanbul’a yerleşen Döner, amcası Raif Döner ile birlikte 7 ocak 2005’te Van Cumhuriyet Savcılığı’na başvurdu.
Döner, “25 Mart 1994’de, babam Hurşit Döner, köye operasyon düzenleyen Bolu Komando Tugayı’nın askerleri tarafından kafasına kurşun sıkılarak öldürüldü” diyerek dava açılması için dilekçe verdi.
Babasının evden alınarak köyün dışında öldürüldüğünü öne süren Döner, “O dönemde kaç yere başvurmamıza rağmen savcılık tarafından kabul görmedik. Haliyle bugüne kadar kaldı. Mezarın açılmasını biz talep ettik. Savcı nezaretinde mezarı açtık. DNA testi için kemikler alındı. Artık neticeyi bekleyeceğiz” dedi.
12 yıl sonra davacı olma nedeni olarak can güvenliğinin olmadığını gerekçe gösteren Döner, babasının askerler tarafından öldürülme nedeni olarak da, bir kardeşinin PKK’ya katılmasını gösterdi.
“Ölüm nedeni ve kimlik tespiti” için Hizan Cumhuriyet Savcısı Hacı İbrahim Açıkel gözetiminde mezar açılarak, kemik örnekleri alındı. Tutulan tutanakta ise, “Maktulün baş kısmında meydana gelen bir yaralanma neticesinde öldüğü yönünde kanaat oluştu” denildi.
Döner ailesinin avukatı Dinçel Aslan ise, Adli Tıp Kurumu’ndan gelecek olan bilgilere göre dava açılıp açılmayacağının belli olacağını söyledi. Aslan, dava açılmaması halinde gerekli itirazlarda bulunduktan sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gideceklerini belirtti.
Soykırımı asıl Kürtler yaptı
Gazeteci yazar Hrant Dink, Reuters'e verdiği demeç yüzünden hakkında açılan davanın ardından hapse girmekten korktuğunu belirterek 'Bir torunum var. Ondan ayrılmayı istemiyorum'' dedi. Dink, Ermeni meselesiyle ilgili olarak da tartışma yaratacak bir görüş ortaya attı: Ben soykırım derken bunu Türklerin yaptığını söylemedim. Asıl Kürtler çok sayıda Ermeni öldürdü
Hakkınızda yeni bir dava açılacağı yönünde haberler çıktı geçen hafta.
- Evet, ben de gördüm. Bir toplantı için Erivan'a gitmiştim. 22 Eylül akşamı döndüm. O zaman duydum. Ama daha önce soruşturması olduğunu biliyordum. Gidip, ifade vermiştim.
'301'e karşı bir imza' adlı haberde Reuters'a verdiğiniz bir demeçten alınma cümle vardı. O cümle yüzünden mi?
- Evet, o haber aslında temmuzun ikinci haftasında ulusal basında çıkmıştı. Reuters'a verdiğim bir beyanattan ötürü Recep Akkuş adlı bir vatandaşın müracaatıyla savcılık hakkımda soruşturma başlatmış. Tam da o sıra daha önce yargılandığım davanın Yargıtay kararı açıklanıyordu.
Siz haberi nasıl verdiniz?
- İkisini birbirine bağladık. Normal bir gazetecilik yaptık. '301'e karşı bir imza' adı ile haberi verdik.
Davaya gerekçe olarak ne gösteriliyor?
- Bilmiyorum. Aslında böyle bir soruşturmanın tebligatı bize gelmedi. Tesadüfen öğrendik. Başka bir soruşturma için Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı'na gitmiştik.
Siz zamanınızın çoğunu savcılıkta mı geçiriyorsunuz? Ne için gitmiştiniz savcılığa?
- Arka sayfamızda yayımlanan bir röportajdan dolayı. Ermeni cemaatinin kurum başkanlarından biri, kendi arazilerini kullanıyor diye bir esnaf için 'Ben buraları çapulculara yedirmem' demiş, esnaf da onu şikayet etmiş. Röportajı yayımladığımız için bizi savcılığa çağırdılar.
GAYRİ CİDDİ UYGULAMA
Diğer dava meselesinden haberiniz yok muydu?
Hayır! Burada başka bir dosya daha var, dediler. Baktım, bir dosya içinde yalnızca bizim gazete. Gazetenin o demecimle ilgili satırları çizilmiş. Savcı 'Ne diyorsunuz buna karşı?' diye sordu.
Ne cevap verdiniz?
- Bunu suç olarak görmüyoruz. Bu haberi herkes gibi biz de yaptık, dedik. Savcı ifademizi bile almadı. Gidin, sekretere ne diyorsanız deyin, dosyaya koysun dedi. Bu kadar gayri ciddi yani!
Siz soykırım yerine daha yumuşak ifadeler kullanıyordunuz. Reuters'a verdiğiniz demeç bir üslup değişikliği mi?
- Hayır! Her zaman konuya yumuşak yaklaşmak gerektiğini söylerim ama karşımdaki 'Sizce bu soykırım mıydı?' diye net bir şekilde sorarsa kendi bildiğimi inkar etmem.
Yani Reuters'a 'Bu bir soykırım' dediniz.
- Evet, aynen böyle dedim. Benim algılamam böyle. Ben bunu her zaman söylerim zaten! Ama elimden geldiği kadar Türkiye içerisinde, özellikle Türkler ile konuşurken o kelimeyi kullanmamaya azami gayret gösteriyorum. Biliyorum ki bu kelimenin muhatabı oldukları için üzülüyorlar.
Avrupalıların bu meseledeki yeri nedir?
- Onların bu soykırımda çok büyük rolü var. Onlar henüz hiçbir bedel ödemedi. Ama benim derdim, kimin yaşattığı ile ilgili değil, halkımın ne yaşadığı ile ilgili.
Avrupa'nın suçu varsa son dönemde AB'nin konuya gösterdiği hassasiyet bir vicdan muhasebesi mi?
- Hayır, asla değil! Bu doldur-boşalt politikasıdır. Önergeyi yayınlayıp, geri çekiyorlar. Bu da Türkiye'deki milliyetçilik refleksini güçlendiriyor. Bunu bilerek yapıyorlar.
Türkiye gündeminde art arda 301 nedeniyle açılan Ermeni meselesi davaları var. AB yolunda kasıtlı kasis mi bunlar?
- Evet. Milliyetçiliği yükseltmek için yapıyorlar.
Kim yapıyor?
- Bu bir derinlik. İşin içine CHP de girdi. Devletin Türkiye'de kontrol edebildiği tek şey milliyetçiliktir. Milliyetçilik yükselmiyor, yükseltiliyor. Çünkü AKP'yi başka türlü yıkmazlar.
Yurttaş devlete karşı korunmalı
Bir röportajınızda 'İfade özgürlüğünü ırkçılık konusunda kabul edemem. Hiç kimse etnik kökeni aşağılamak hakkına sahip değildir. Bu en büyük suç olmalı' demiştiniz. Bu ifadeden 301'i desteklediğiniz çıkıyor...
- Hayır, karşıyım. 301, devleti yurttaştan koruma refleksinden doğmuştur. Oysa yurttaş devlet karşısında korunmalıdır. Benim orada söylemek istediğim şuydu: Farklılıklarımızı aşağılamak bir suçtur. Kimliği aşağılamak vs. bu ırkçılıktır.
Ama demecinizde 'Bu soykırımdır' derken Türklüğü aşağılamaya sokuyorlar!
- Ama bakın ben bu bir soykırımdır dedim ama bunu Türkler yapmıştır demedim.
Kim yaptı?
- Çok fazla Kürt de vardı. 1915'te yaşananlar sadece Türk meselesi değildir. En az Türk kadar Kürt meselesi ve Avrupa meselesidir de. Zaten o tarihte Türk kavramı yoktu. Osmanlı vardı.
Kürtler sorumlu diyorsunuz. Sizce işin içine Kürtleri sokunca onlar da soykırım kelimesine alerjik mi yaklaşacak?
- Bilmem.
Yani sizce soykırıma gösterilen tepki Türklere has bir alınganlık mı?
- Hayır. Ben Kürtlerden de tepki olduğunu ve olabileceğini görüyorum.
AİHM'e gideceğim
Davalarınız dolayısıyla AİHM'e gitmeyi düşünüyor musunuz?
Kuşkusuz! Ben istemezdim bu noktalara taşınmasını. Ama Türkiye içinde konuşan bir Ermeni'yi mahkum etmeye çalışıyorlar. Avrupalılar gelip aynı şeyi söyleyince onları mahkum etmiyorlar. Benim suçum TC vatandaşı olmak mı? Yapmasınlar. Çok ayıp!
Dava görülürse daha önce 6 ay hapis ile sonuçlanan ve ertelenen yargı kararınız mı yürürlüğe girecek?
Bilmiyorum. İnşallah hapis değildir, çünkü dışarıda olursam daha faydalı olacağıma inanıyorum. Üstelik şimdi bir de torunum var. Ondan ayrılmayı hiç istemiyorum.
HRANT DİNK KİMDİR?
1954 Malatya doğumlu Hrant Dink ,1961'de ailesiyle birlikte İstanbul'a geldi. Anne ve babası boşanınca Gedikpaşa'daki Ermeni Yetimhanesi'ne yerleştirildi. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'nde zooloji eğitimi aldı. Yetimhanede birlikte büyüdükleri Rakel ile evlendi. Bir süre eşiyle birlikte Tuzla Ermeni Çocuk Kampı'nı yönetti ancak daha sonra devlet kampa el koydu. Yazı hayatı, cemaat gazetelerindeki kitap eleştirileri ile başladı. 1996'da ise Agos Gazetesi'ni kurdu, halen Ermenice ve Türkçe çıkan gazetenin yayın yönetmenliği ve başyazarlığını yapıyor.
Arka plan
Elif Şafak davasının dumanı hala tüterken geçen hafta yeni bir haber duyduk. Ermeni asıllı gazeteci-yazar Hrant Dink yine yargılanacaktı. Konu Ermeni meselesiydi. Sebep ise Dink'in Reuters'a verdiği bir demeçten yola çıkarak Agos gazetesinde yapılan haber. Dink demecinde 'Elbette bu bir soykırımdır diyorum, çünkü sonuç kendisini zaten tanımlıyor' diyordu. Yargılama kararının üzerine cuma günü Dink'in kapısını çaldık. Şişli'deki, zamanın 1950'lerde asılı kaldığı Agos gazetesi binasında Dink'in eski davalarını, yenisinin sebeplerini, Ermenilerin hissiyatını, kısacası son dönemde yaratılmaya çalışılan 'azınlık problemi'ni konuştuk.
Nagehan Alçı Ayan
Eren Keskin’e DEHAP’a destekten gözaltı
Almanya'da yapılacak İnsan Hakları konulu toplantıya katılmak üzere geldiği Atatürk Havalimanı'nda gözaltına alınan İnsan Hakları Derneği (İHD) eski İstanbul Şube Başkanı Eren Keskin, çıkarıldığı mahkemece serbest bırakıldı.
Keskin'e 2004 yılında DEHAP'lı yöneticilerin gözaltına alınmasını protesto için yapılan basın toplantısına katıldığı gerekçesiyle dava açılarak, hakkında gıyabi tutuklama kararı alındığı öğrenildi.
Konya'nın Ahırlı ilçesine bağlı Akkise beldesinde, jandarma ile halk arasında meydana gelen olaylarla ilgili olarak tutuksuz yargılanan eski astsubay Ali Çalışkan'a mahkeme, kasten adam öldürme ve öldürmeye teşebbüs suçlarından toplam 14 yıl, 9 ay, 23 gün hapis cezası verdi.
AA-Seydişehir Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davanın karar duruşmasına tarafların avukatları katıldı.
Mahkeme 10 Ağustos 2001 günü Akkise beldesinde asker uğurlama eğlenceleri sırasında çıkan olaylarda askere gidecek olan 21 yaşındaki Hasan Gültekin'in ölümü, Sami Tokmak, Halil İbrahim Erkul ve Kemal Candan'ın yaralanmasıyla ilgili tutuksuz yargılanan Ali Çalışkan'a eski TCK'nın 448 ve 251. maddelerine göre ''görev başında kasten adam öldürme'' suçundan 32 yıl hapis cezası verdi.
Olayda ağır tahrik olması nedeniyle cezayı üçte bir oranında indiren mahkeme, sanığın duruşmalardaki iyi halini gözönünde bulundurarak görev başında kasten adam öldürme suçundan Ali Çalışkan'a verilen cezayı 8 yıl 11 ay 20 güne düşürdü.
Mahkeme ayrıca, Ali Çalışkan'a ''adam öldürmeye teşebbüs'' suçundan 5 yıl 10 ay 3 gün hapis cezası verdi. Böylece Ali Çalışkan, toplam 14 yıl 9 ay 23 gün hapis cezası almış oldu.Mahkeme, Ali Çalışkan hakkında tutuklama kararı çıkardı.Sanık Ali Çalışkan, ''vatandaşa kötü davranma'' suçundan berat etti.
OLAYIN GEÇMİŞİ
Akkise beldesinde 10 Ağustos 2001 tarihinde askere gidecek gençlerin ve uğurlama eğlencesi düzenleyen vatandaşların kimliklerini kontrol etmek isteyen jandarma ile uygulamaya direnç gösteren kişiler arasında çıkan arbede sonucu, Hasan Gültekin ölmüş, Sami Tokmak, Kemal Candan ve Halil İbrahim Erkul yaralanmıştı.
Olaydan sonra birliğe komuta eden Astsubay Ali Çalışkan hakkında Konya 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde ''adam öldürme ve adam öldürmeye teşebbüs'' suçundan açılan davanın, Seydişehir Ağır Ceza Mahkemesinde görülmesine karar verilmişti.Yaklaşık 1 yıl Isparta Askeri Cezaevinde tutuklu kalan Ali Çalışkan, 15 Mayıs 2003'te tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştı.
-Avukat Talat Bulut, Vakif tarafindan mahkemeye yollanan el yazili oy pusulalari üzerinde inceleme yaptigini ve inceleme sonucunda 'oy pusulalarinin degistirilmis oldugunu' saptadigini ifade ederek, pusulalarin Mahkemece kriminal incelemesinin yapilmasini istedi.
Milli Egitim Bakani Hüseyin Çelik'e sert tepki gösterilmesiyle de gündeme gelen, Milli Egitim Vakfi'nin 28 Mayis 2006 tarihindeki genel kurulunun iptali için Ankara 9. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde açilan dava adli bir boyuta kayiyor. Vakfin bir önceki yönetimiyle Milli Egitim Bakanligi'nin karsi karsiya geldigi genel kurulda yapilan seçime 'sahtekarlik' karistirildigi savunuldu.
Eski yönetim kurulu üyeleri adina davayi açan Avukat Talat Bulut, mahkemeye gönderilen oy pusululari üzerindeki incelemesini tamamladi. Avukat Bulut, incelemesi sonucunda 'sahtekarlik' yapildigi iddiasinin dogru oldugunu kanitlayan delillere ulastigini ileri sürdü.
OY PUSULALARI KRIMINAL INCELEMEYE ALINSIN
Bulut, 9. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde gönderdigi yazida, oy verme isleminin önceden hazirlanan listelerle degil sandik basinda mühürlü kagitlara genel kurul üyelerince el yazisiyla isim yazarak oy kullandigina dikkat çekti. Bulut, oy kullanan 12 üyenin pusulalar içinde kendi yazilarini bulamadiklarini kaydetti. Mahkemeye iletilen yazida, '12 kisinin yaptigi inceleme sonucunda kendi el yazilariyla liste olusturup oy kullanmalarina ragmen kullandiklari el yazili oylarin mahkemeye sunulan pusulalar içinde olmadigi belirtilmistir' denildi. Oy kullanan üyelerden bazilarinin ise kendi pusulalarini bulmalarina karsin daha sonradan bazi isimlerin üzerlerinin çizildigini ifade ettigi belirtildi.
Oy kullanmalarina karsin pusulalari bulamayanlarla oy pusululari üzerinde oynama yapildigi tespit edilen 22 üyenin, tanik olarak dinlenmesi istenilen yazida, Mahkeme'den ayni kisilerin imzalari alinarak pusularla karsilastirmaya dayali kriminal inceleme yapilmasi istendi.
28 OY ALDIGI ILAN EDILEN KISININ 18 OYU ÇIKTI
Avukat Bulut, genel kurul tutanaklarinda ilan edilen oylama sonuçlariyla Mahkeme'ye sunulan oy pusulalarinin sayiminda elde edilen sonuçlarin çok farkli oldugunu da bildirdi. Üyelerden Uygur Tazebay'in tutanaklara göre aldigi oy sayisinin 28 oldugu ancak mahkemeye sunulan pusulalarda Tazebay'in 18 oyu bulundugu bildirilerek, 'Bu durum oy pusulalarinin daha sonradan ve sözde seçilenlerin oy sayilarini ayarlamak için sahte olarak yazildiginin, ancak aceleyle bazi kisilerin oy sayilarinin tutturulamadiginin kanitidir' denildi.
SON GENEL KURUL
Öte yandan davalik asamaya gelen Milli Egitim Vakfi'nin son genel kurulunda, yeni yönetim agirlikli olarak Milli Egitim Bakanligi bürokratlarindan olusmustu. Bakan Çelik'in destekligi listenin tulum çikararak yönetime geldigi genel kuruldaki olaylarin temelinde Vakfin 135 trilyonu bulan mal varligini yönetme amacinin yattigi savunulmustu.(ANKA)
Fahri trafik müfettişinin ihbarı sonucu, otomobiliyle kırmızı ışıkta geçtiği gerekçesiyle kesilen 92 YTL'lik trafik cezasının iptalini istediği mahkemeden gerekli yanıtı alamayan üniversite öğrencisi AİHM'e bavurdu.
CHP'li Topuz, ''zaman daraldı bizden destek yok'' dedi
CHP Grup Başkanvekili Ali Topuz, anayasa ve seçim yasalarında değişiklik yapılması konusunda kendilerine ulaşmış bir bilgi olmadığını belirterek, ''bu değişiklikler için yeterli zaman yoktur. Bu tür taleplere bizim yanıtımız hayırdır'' dedi.
"Bize ulaşmış herhangi bir bilgi yok" diyen CHP'li Topuz, seçim yasalarında değişiklik yapmak için yeterli zaman olmadığını belirterek, "CHP'nin bu konudaki teklife ret yanıtı vereceğini söylemek istiyorum" dedi.
Topuz, "seçime bu kadar süre kalmışken yapılacak bu girişim vaktiyle Turgut Özal'ın yaptığı gibi seçime gitmeden, masa başında seçim sonuçlarını etkilemeye dönük bir hevesten başka anlam taşımaz" diye konuştu.
CHP'li Topuz, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in Meclis'te yaptığı konuşmayı da, 'çok muhteşem bir değerlendirme' olarak niteledi.
Tüketiciler Birliği, yasasın verdiği görevi yapmayarak cep telefonu hırsızlığını engellemedikleri iddiasıyla Telekomünikasyon Kurumu yöneticilerini mahkemeye verdi.
Telekomünikasyon Kurumu’nun, bu konudaki toplumsal beklentiyi adeta görmezlikten geldiğini savunan Özer, “Kurum, 5392 Sayılı Telsiz Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’unla kendisine verilen görevi yapmadığı yetmezmiş gibi www.tk.gov.tr adresindeki, 'Düzenlemeler' başlıklı bölümde ilgili 5392 sayılı kanuna bile yer vermeyerek tüketicileri mağdur etmektedir. Kurumun bu sorumsuz davranışı hırsızların iştahını kabartırken, tüketicinin kişisel ekonomisi ve büyük çoğunluğu ithal olan cep telefonları yüzünden ülke ekonomisi büyük zarar görmesine neden olmaktadır” dedi.
-TMMOB Mimarlar Odasi, 'Dünya Mimarlik ve Habitat Günü'nde, kentlerin giderek daha fazla göç aldigina, kentsel yasamin yok olduguna dikkat çekerek, 'Kentsel Dönüsüm' projesinin kentlilerin asil ihtiyaçlarini yok saydigini açikladi.
Ekim ayinin ilk pazartesi günü kutlanan 'Dünya Mimarlik ve Habitat Günü' nedeniyle TMMOB Mimarlar Odasi tarafindan yapilan açiklamada, 'kentsel kriz ve mimarlik' konusunda degerlendirmeler yer aldi. Birlesmis Milletler'in, '2006 Dünya Habitat Günü' için 'Kentler: Umudun Miknatislari' temasi seçtigini hatirlatan açiklamada, Uluslararasi Mimarlar Birligi'nin de 2006 Dünya Mimarlik günü için ayni temayi benimsedigi belirtildi.
Kentlerin tarih boyunca gördükleri en yogun göçü almaya basladigina isaret eden açiklamada, 2050 yilinda, dünya nüfusunun üçte ikisinin yani 6 milyar insanin kentlerde yasamaya baslayacagi kaydedildi. Açiklamada, kentlerin tüketim merkezi olmasi ötesinde, dogrudan sömürü alani haline getirildigine isaret edilerek, kent süreçlerinin olusturulmasina mimarlik hizmetlerinden yardim almanin önemine yer verildi.
INSANLAR KENTLERDE UMUTLARINI YITIRIYOR
Mimarlar Odasi açiklamasinda, göçle kente gelen insanlarin umduklarinin bulamamasi sonucu, umutlarini yitirdigi vurgulandi. Kenti bir umut olarak görme egiliminin dogru yönlendirilmesi sonucunda, kente göçen kisilerin beklentilerine yanit verecek, onlari daha da mutsuz kilmayacak mekansal düzenlemelerin yapilabilecegi ve bunda mimarlarin önemli rol oynayacagina açiklamada dikkat çekilerek, kentlerin disinda yasam alanlari yaratmanin imkansizligina deginildi. Türkiye'de de göçün yasam kalitesini düsürdügüne, kentlerin ve yasam alanlarinin kimliksizlesmesine yol açtigina isaret eden açiklamada, mimarlarin, artan sorumluluklarini üstlenerek kamusal sorumluluklarini yerine getirmesi gerektigi vurgulandi.
Toplumun mimarlik kültürü ile baglarinin kopmamasi gerektigi açiklamada belirtilerek, Mimarlik Odasi gündeminde, 'Türkiye Mimarlik Politikasina Dogru Mimarlik ve Kent Bulusmalari' etkinliklerinin yer aldigini ifade edildi.
'Kentsel Dönüsüm' projesinin insan, cografya ve olanaklar gözardi edilerek yürütülmesi sonucunda, kentsel yasam yok edilmesi, kentlerin ve kentlilerin ihtiyaçlari yok sayilmasi sonuçlarina yol açtiginin altini çizen açiklamada, 'Kentsel krizin asil sorumlusu olmalarina karsin, bugün bu krizden yararlanmaya yönelik organizasyonlari dayatmaya çalisan bu politikalarla, gelecegin insasi olanakli degildir' denildi. (ANKA)
-Cumhurbaskani Sezer, Meclis'te çekince konularak kabul edilen Gözden Geçirilmis Avrupa Sosyal Sarti yasasini onayladi.
TBMM Genel Kurulu'nda, sosyal sartin memurlara sendika hakki taniyan besinci maddesiyle grev ve toplu pazarlik hakki taniyan altinci maddesine çekince koyulmustu. Ayrica çalisanlara yilda en az dört haftalik ücretli izin hakkini düzenleyen ikinci maddedeki pasaj da çekinceli olarak onaya sunulmustu.
NE GETIRIYOR?
Çalisanlarin ekonomik ve sosyal haklari açisindan iç hukukun üstünde olan sosyal sarta göre Türk vatandaslari, çalisma kosullarinin adil, güvenli ve saglikli olmasi, sagligin korunmasiyla sosyal ve tibbi yardim saglanmasi, sosyal güvenlik ve sosyal refah hizmetlerinden yararlanma konularinda Avrupa standartlarinin uygulanmasini talep edebilecek. Sarta göre ayrica çalisan kadinlarla erkekler arasinda ücret ayrimciligi yapilamayacak ve esit ise esit ücret uygulamasi gelecek.
Avrupa Sosyal Sarti'nin 26 fikrasina çekince koyan Türkiye, Gözden Geçirilmis Avrupa Sosyal Sarti'nin yalnizca 7 fikrasina çekince koydu. AB ülkelerinde ortalama 10.5 fikrasina çekince koyulan sosyal sart, Türkiye'de toplam üç maddedeki yedi fikradaki çekinceyle onaylanmis oldu. Yunanistan'in da ayni tavri gösterdigi maddelere konulan çekinceler, 1999 yilindan bu yana AB ilerleme raporlarinda elestiri konusu yapilmisti.(ANKA)
Vakıflar yasa tasarısı, KOMİSYONDAN GEÇTİ
Seçime kadar cehennem yaşarız!
Prof. Baskın Oran "Sevr paranoyasını yayanları kutlarım. 1800 Rum vatandaşın devlet kuracağına inandırdılar.. Seçimlere kadar cehennem yaşayacağız" dedi.
Neşe Düzel'in röportajı
* Laikim diyen parti, vatandaşı 'Müslüman olan ve olmayan' diye ayırıyor. Laikim demeyen parti ise eşitsizliği yasayla düzeltmeye çalışıyor. CHP'nin tutumu aşırı sağ ve etnik milliyetçidir
* Türkiye'de tapu kayıtları herkese açıktır ama 90 yıl önceki kayıtlar gizlenmeye çalışılıyor. Zira Anadolu burjuvazisinin malvarlığının temelinde gayrimüslimlerin malına el koyma yatıyor
* Sevr paranoyasını yayanları kutlarım. 1800 Rum vatandaşın devlet kuracağına inandırdılar halkı ve antiemperyalizmi, 'yabancı düşmanlığı' yaptılar. Seçimlere kadar cehennem yaşayacağız...
........
NEDEN? Baskın Oran
Türkiye, Avrupa Birliği sürecinde kendini daha iyi tanıyor. Bütün kurumların asıl kimlikleri şaşırtıcı bir biçimde bu süreçte ortaya çıkıyor. Son olarak, Vakıflar yasası tasarısının Meclis'te tartışılması sırasında siyasetteki bütün roller birbirine karıştı. 'Solcu ve laik' CHP, Müslüman olmayan Türk vatandaşlarını Türk saymadığını ortaya koyarken, 'dinci' olduğu söylenen AKP, Türk vatandaşlarını din temelinde ayırmaya karşı çıktı ve eşitlik isteyen bir yasa getirdi. Bu olay, 'solculuk ve laiklik' kavramlarının burada ne kadar belirsiz olduğunu sergilerken, Türk vatandaşlığının da birçok zihinde Müslümanlık'la eşdeğer tutulduğunu gösterdi. Laik partilerin bile laikliği içlerine sindiremediği, devletin kendi vatandaşlarını benimsemekte zorlandığı, AB sürecinde iyice su yüzüne çıktı. Kendisi de 301'den yargılanan, 'dış politika, azınlıklar ve insan hakları' üzerine kitapları bulunun Prof. Baskın Oran'la ülkedeki tuhaf siyasi tabloyu konuştuk.
Geçen hafta parlamentoda Vakıflar Yasası tartışıldı ve ortalık toz duman oldu. Karşımıza, toplumumuzla, zihniyetimizle, siyasi düzeyimizle, sosyal demokrasi anlayışımızla ilgili epeyce ürkütücü gerçekler çıktı. İzninizle önce bu yasa tasarısının ne olduğuyla başlayalım. CHP'nin şiddetle karşı çıktığı bu yasa nasıl bir düzenleme getiriyor?
Lozan'da gayrimüslimlere tanınmış hakların nihayet uygulanmasını getiriyordu bu tasarı. Ayrıca, gayrimüslim vatandaşlarla Müslüman vatandaşlar arasında eşitliği de sağlamaya çalışıyordu. Bugüne dek sahip olmadıkları din özgürlüğünden, 'kutsal hak' denilen mülk edinme özgürlüğüne kadar, onlara pek çok konuda eşitlik getiriyordu. Çünkü bu ülkede gayrimüslim vatandaşlarla Müslüman vatandaşlar katiyen eşit değil. Bu eşitlik, Lozan Anlaşması'nda var ama Türkiye'de Lozan uygulanmıyor. Cumhuriyet, kendi kurucu anlaşmasını tanımıyor, ihlal ediyor.
Ama CHP, vakıflar yasa tasarısının Lozan'a aykırı olduğunu söylüyor... Lozan Antlaşması'nın 40. maddesi ise şöyle diyor: "Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, her türlü dinsel, sosyal ve hayır kurumu, her türlü okul ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek, denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak, dinsel ayinlerini serbestçe yapmak konularında, öteki Türk uyruklarıyla eşit hakka sahip olacaklardır." Yeni yasanın bu maddeye aykırı yanı ne?
Bunu CHP'ye sormak lazım. Lozan'ın, 37'den 43'e kadarki maddeleri gayrimüslimlerin haklarını düzenliyor. Lozan'la sağlanan haklara rağmen biz bu memlekette bu insanların mallarına 2003 yılına kadar el koyduk. Öyle ki... 1936'da bir Vakıflar Kanunu uygulaması başladı ve bugüne dek sürdü. Şimdi değiştirilmeye çalışılan kanun bu. Oysa Atatürk bu kanunla tekke, zaviye ve medreselerin gelir kaynaklarını kesmek istiyordu. Bunların mallarına el koyabilmesi için dökümünü öğrenmesi lazımdı. 1936'da, ülkedeki bütün vakıflara elinizdeki gayrimenkulleri bildirin diye basılı bir form gönderildi. Ancak Atatürk'ün sağlığı bozuldu ve iş yarıda kaldı. Ta ki 1970 başına dek. 1936 beyannamesinin bilgileri Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün tozlu raflarından indirildi o tarihte.
Niye?
Türkiye, kızışan Kıbrıs mücadelesinde Yunanistan'ı sıkıştırmak için bazı tedbirler aldı. Ve, Kıbrıs'taki soydaşları korumak için alınan bu tedbirler, Türkiye'deki vatandaşları tahribe yöneldi. Gayrimüslim vakıflarının 36 yılından beri edindikleri bütün mülklere çatır çatır hiçbir bedel ödemeksizin el konuldu. Yani 1936 beyannamesi sadece gayrimüslim vakıflarına uygulandı. 1971 ve 1974'te çıkan Yargıtay kararları da bu uygulamayı destekledi. Hatta Yargıtay, Balıklı Rum Hastanesi'yle ilgili bir kararında 'Türk olmayanların mal iktisap etmesi, Türkiye'de mümkün değildir' dedi. Avukatlar, 'Aman efendim, bize nasıl Türk değil dersiniz. Bu insanların hepsi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı' diye itiraz edince de, Yargıtay, 'Türk olmayanlar' tabiri yanlışlıkla yazıldı dedi ve bu itirazı da reddetti. Böylece Yargıtay'ın kararı içtihat haline geldi. 2003'te AB uyum yasaları çıkıncaya kadar, gayrimüslim vakıflarının mallarına işte böyle teker teker el konuldu. Devletin niyetini gösterir bu.
Devletin niyeti nedir?
Amaç, gayrimüslimleri mülksüzleştirmek, onların elindeki sermayeyi Müslümanlara devretmektir. Bu, bir sermaye transferi sürecidir ve bunun adı da 'milli iktisat'tır. Mallar kapanın elinde kalmıştır. Bugün Anadolu burjuvazisinin malvarlığının, servetinin temelinde, gayrimüslimlerin hukuki ya da fiziki yoldan ortadan kaldırılarak sermayelerine el konulması yatar. Bu el koymalarla ülke know how'unu kaybetti, Türkiye'nin sanayileşmesi 40 yıl gecikti. Esas sermaye transferi de 1915'teki Ermeni tehciridir. Anadolu'daki 1.5-2 milyon Ermeni malı, parası olan insanlardı. Böylece sermaye transferi süreci 1915'te başlar.
Sonra nasıl devam eder?
1923'teki zorunlu Rum-Türk mübadelesiyle sürer. 1934'te Yahudilerin ölüm tehdidiyle Trakya'dan kaçırılmasıyla devam eder. 1941'de, bütün 18-45 yaş arası gayrimüslimlerin 20 kura birden askere alınıp amele taburlarına yollanmasıyla, 1942'de dönmelere ve gayrimüslimlere uygulanan Varlık Vergisi'yle sürer bu süreç. 1955'te 6-7 Eylül olayları ise tam bir 'pogrom'dur. Devlet destekli olarak azınlıklıklara fiziki saldırıdır. Bütün bu girişimler, Türkiye'yi 'Müslümanlaştırmak ve Türkleştirmek' amacıyla yapıldı. Çünkü Türk'ün tanımında Müslümanlık var. Düşünün, 'laikim' diyen devlet yapıyor bütün bunları.
Hem laik olup hem de vatandaşları 'Müslüman olan ve olmayan' diye ikiye ayırmak mümkün mü?
Değil ama bu ayrımı 'Ben laikim' diye bas bas bağıran bir siyasi parti yapıyor. 'Ben laikim' demeyen siyasi parti ise eşitsizliği düzeltmeye çalışıyor.
O kadar çok eşitsizlik ve ayrımcılık var ki... Bugün Türkiye'de Müslümanlar için din adamı yetiştirmek mümkünken, gayrimüslimler için mümkün değil. 1971'de bunların, Heybeliada ruhban Okulu, Kadıköy Ermeni ruhban okulu gibi din adamı yetiştiren okullarının hepsi kapatıldı. CHP, bu okulların açılmasına karşı çıkıyor. Oysa, Müslümanlık'ta ruhbana ihtiyaç yoktur. Cemaatten biri öne çıkıp imamlık yapabilir ama Hıristiyanlık'ta bir dini törenin, vecibenin yerine getirilebilmesi için mutlaka ruhbanın olması gerekir. Biz o okulları açmayarak, gayrimüslim vatandaşların din özgürlüğünü engelliyoruz.
Peki... Vatandaşlık için 'din ve ırk birliği' aramak, yani aynı dinden ve ırktan olmayanları vatandaş saymamak...
İşte bölücülük budur. CHP'nin tutumu aşırı sağ, etnik milliyetçi bir tutumdur. Ve bu tutum, üstelik de 'dinci' bir tutumdur. Ama, tabii ki Cumhuriyet'in kurucusu laik CHP kalkıp, 'Ben ayrımcıyım. Ben ırk ayrımcısıyım, din ayrımcısıyım. Ben bölücüyüm' diyemez. Bu tutumunu güzelleştirmesi lazım. Onun için de 'Ben antiemperyalistim' diyor, antiemperyalizm kavramını kullanarak tutumunu rasyonalize etmeye çalışıyor. Burada emperyalist, 'Batı' oluyor. Batı'yı, kanunlarıyla bile olduğu gibi alan Mustafa Kemal'in partisinin hali bu. CHP, bugün Batı karşıtıdır. Bugünün muasır medeniyetini reddediyor.
Bu tartışmalar sırasında AKP'lilerin bir kısmı da CHP'yle aynı görüşleri paylaştı. Bu ortak görüş aslında, ülkemizdeki Müslüman Türklerin, diğer vatandaşlarımıza bakışını mı yansıtıyor?
Aynen. Bunlar, 1454'teki millet sisteminin görüşünü yansıtıyorlar. O zamanlar millet, cemaat anlamındaydı. 'Müslümanlar' ve 'gayrimüslimler' vardı. Gayrimüslimler, kendilerine tanınan özerkliğe rağmen, ikinci sınıf vatandaştı. Yeşil renk giyemez, ata binemez, silah taşıyamaz, askere alınmazdı. 1839 'da bu sistem teorik olarak kaldırıldı, 'tebadan vatandaşa' geçildi ama, insanların zihniyeti 1454'te demir atıp kaldı. 2006'daki zihniyet 1454'teki zihniyettir ve bu ülkede gayrimüslimler ikinci sınıf vatandaştır. Açık konuşalım. Türkiye'de Müslüman olmayan, 'Türk' değildir. Türk dediğimizde, asla Ermeni, Rum, Süryani ve Yahudi'yi kastetmeyiz biz.
Peki Müslüman Türkler, Müslüman ya da Türk asıllı olmayan diğer bütün vatandaşlarımızdan kuşkulanıyorlar mı?
Bu kuşkulanma yasa ve yönetmeliklere kadar yansıdı. 1988 tarihli Sabotajları Önleme Yönetmeliği'nde, sabotaj yapabilecekler arasında 'yerli yabancılar' da sayılıyor. Ve, gayrimüslimlere 'yabancı' deniyor. İstanbul iki numaralı mahkemesinin 1996'da bir Rum vatandaş hakkında verdiği karar var. Onun için, 'yabancı uyruklu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı' diyor. Bir insan ya yabancı olur ya vatandaş olur. Yabancı uyruklu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olur mu hiç? Bugün hâlâ uygulanan Özel Öğretim Kurumları Kanunu'nun 24/2'nci maddesinde, azınlık okullarındaki müdür başyardımcısının niteliği, 'Türk asıllı ve Türkiye Cumhuriyeti uyruklu' diye tarif ediliyor. Bu memlekette din ve ırk ayırımcılığı yapılıyor. Ceza Yasası'nda 301'inci maddeyle de ırk ayırımcılığı yapılıyor.
Yani biz 80 yıldan beri, vatandaşlarının bir kısmını aslında vatandaş kabul etmeyen bir cumhuriyeti mi yaşatıyoruz?
Evet.. Biz gayrimüslimlerin diğer adını 'gayri vatandaş' koymuşuz. Bunlar bilinmeli. Biz uyutuluyoruz. Anayasa, 'Türkiye Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk'tür' diyor. Bu çok çağdaş bir tanım ama gerçekte Türk'ün tanımının içinde 'Müslümanlık ve soy' var. Oysa vatandaşın etnik ve dinsel kökeni olmaz. Hele hele laik olduğunu iddia eden bir ülkede bu hiç olmaz. Biz Ermeni'ye Türk demiyoruz. Bugüne kadar Ermeni'ye Çingene'ye, Kürt'e hakaret eden hakkında hiç 301'den ya da onun eski adı olan 159'dan dava açıldı mı? Kürtler'e ve Ermeniler'e hakaret edildiği zaman mahkemeye vermiyoruz biz. Ama Hrant Dink'i veriyoruz. O, Müslüman Türk değil!
Biz bölünmekten çok korkarız ama bu tablo çarpıcı bir gerçek çıkarıyor ortaya. Türkiye'yi kendi zihninde bölenler aslında bölünmekten en çok korkanlar mı? Biz Müslüman Türkler mi yaratıyoruz bu bölünmeyi?
Evet. Üstünlüğü yitirmek istemeyenler ülkeyi bölüyor. Bir kısmı bilinçsiz yapıyor bunu. İlkokuldan beri damardan verilen bir Türk tanımıyla hareket ettiklerinin farkında değiller.
Bizim, Müslüman olmayan Türklerle ilgili derin ve şaşırtıcı sorunlarımız olduğunu gösteren tek işaret, CHP'nin bu yasaya karşı çıkması değildi. Milli Güvenlik Kurulu da, Osmanlı'nın tapu kayıtlarının açıklanmasını engelledi. MGK niye Osmanlı tapu kayıtlarının ortaya çıkmasını istemiyor?
Türkiye'de tapu kayıtları alenidir, herkese açıktır ama, bu ülkede, 90 yıl öncesinin tapu kayıtları gizlenmeye çalışılıyor. Çünkü Ermeni tehcirinde yağmalanan Ermeni malları ortaya çıksın, Anadolu sermayesinin kökeninin 1915'te terk edilen servetler olduğu anlaşılsın istenmiyor. Tapular açıklanırsa, 'milli iktisat' denilen ve aslında gayrimüslimden Müslüman'a sermaye transferi demek olan bu süreç ve kimlerin nasıl zenginleştiğinin hikâyeleri bir bir ortaya çıkacak. Mesela Milli Mensucat fabrikası...
Ermeni tehciri, Osmanlı'nın son döneminde İttihatçıların iktidarında yaşandı. Biz hâlâ İttihatçıların yaptıklarının yarattığı suçluluk duygusuyla mı yaşıyoruz?
Evet ama, biz suçluluk duyacaksak, bugün yaptıklarımızdan duymalıyız. 6-7 Eylül olaylarından, 1915'i inkâr ederken, 'Onlar da yaptı biz de yaptık. Karşılıklıydı iş' diyerek tehciri mazur göstermeye çalışmaktan suçluluk duymalıyız. Yoksa bizim Ermeni tehcirinden suçluluk duymamız gerekmiyor. Biz yapmadık onu. İttihat Terakki'nin içindeki derin devletin bir çekirdeği yaptı. Ama biz alfabesine kadar reddettiğimiz ve yıktığımız bir imparatorluğun içindeki bu katillerin katliamını neden savunuyoruz anlamıyorum.
İttihatçıların yaptıkları, Osmanlı'yı yıkarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ni neden bu kadar korkutuyor? Cumhuriyet'i kuranların aslında İttihatçı kadrolar olmasının bu korkuda bir payı var mı acaba?
Evet var. Cumhuriyet'in kadroları İttihatçıydı. Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı'nın başında Ermeni tehcirini, katliamını kınadı. Fakat sonra bu kınama yavaş yavaş bitti. Çünkü İttihatçı kadrolar İstanbul'dan kaçıp Ankara'ya doldu. Tehcirde öne çıkmış isimler Cumhuriyet'te uzun yıllar meclis başkanı, içişleri bakanı ve dışişleri bakanı oldular.
Niye birdenbire bu kadar ırkçı, dinci, tutucu bir toplum haline geldik biz? Ya da hep böyleydik de artık bunu saklayamıyor muyuz?
Küreselleşme Türkiye'yi değiştiriyor, bütün vatandaşları eşitliyor. Türkiye'nin yaşadığı bu dönüşümün, bu küreselleşmenin adı AB sürecidir. AB sürecinde kimliğimiz değişiyor bizim. Biz buna tepki gösteriyoruz. Müslüman Türk kimliğimiz artık Türkiyeli olacak. Ermeniler de, Süryaniler de bu milletin parçası olacak. Devlet camilere sübvansiyon veriyorsa,
cemevlerine, kiliselere de verecek.
İttihatçılar, koskoca Osmanlı'yı 'Türkler ve diğerleri' anlayışıyla parçalayıp batırdılar. Şimdi de biz mi kendi cumhuriyetimizi, 'Müslüman Türkler ve diğerleri' diye bölmeye hazırlanıyoruz?
Evet, o dönemde yapılan Türkçülük, Osmanlı'nın batışını hızlandırdı. Bugün de demokrasiye karşı çıkanlar cumhuriyeti parçalayacaklar. Demokratik olmayan, altkimlikleri tanımayan bir cumhuriyet, dünyanın bu döneminde yaşayamaz. Parçalanır. Bu ülkede bölücü olan sadece PKK değil. AB sürecinin getirdiği dönüşüme karşı çıkanlar da bölücülük yapıyorlar.
Bunu nasıl yapıyorlar?
'Böldürmeyiz' diye diye yapıyor bunlar bölücülüğü. Cumhuriyet ve demokrasiyi birbiriyle çatışan olarak gösteriyorlar. Cumhuriyeti kurtarmak için demokrasiyi feda etmek istiyorlar. Oysa tam tersi, demokrat olmayan bir cumhuriyet bölünmeye mahkûmdur. Ama halkı öyle korkuttular ki. Cumhuriyet'in demokrasiyle bölüneceği paranoyasını yaygınlaştırdılar. Bakın... Türkiye iki yukarıdan devrim yaşadı. Bir, 1920'lerdeki Kemalizm. İki, 2000'lerdeki AB'ye uyum süreci.
AB süreci, birinci devrimin devamıdır. Bugün ikinci devrimi engelemek isteyenler, insanları 'Türk düşmanları geliyor' diye korkutuyorlar.
Irkçı bir milliyetçilik şimdi Türkiye'de partilere oy mu kazandırıyor yoksa bazı partiler böyle olduğunu mu sanıyor?
Oy kazandırıyor. Korku içindeki halk onlara oy verecek. Bu dönemde milliyetçi olmayan bir partinin hiç şansı yok. Sevr paranoyasını yayanları kutluyorum. 72 milyon içindeki 1800 Rum vatandaşın devlet kuracağına halkı inandırdılar. Bunlar antiemperyalizmin adını kirlettiler ve onu 'yabancı düşmanlığı' haline getirdiler. Milliyetçilik, ancak yabancı işgaline karşı olduğu zaman ilericidir. Yoksa milliyetçilik gericidir. Milliyetçilik vatanseverlikle karıştırılmamalı. Vatanseverlik, insanın doğduğu toprağı
sevmesidir. Bu duygu doğduğumuz andan itibaren vardır. Milliyetçilik ise öğrenilen bir şeydir. Milliyetçilik, yabancı düşmanlığı üzerine oturan bir ideolojidir. Avrupa'daki milliyetçiler, densiz AB kurumları, yetkilileri bizimkileri damardan besliyorlar. Şimdi Türkiyede sayfiyesi olanlara bile düşmanca bakılıyor. Bu kadar cehalet ve ihanete aklım ermiyor. Bodrum'da Yunan adalarını gören yerlerde yabancıya mal satışı bile güvenliği tehdit eder diye yasaklanmış durumda.
Türkiye'ye neler oluyor? Nasıl bir toplum oluyoruz biz?
Türkiye kabuk değiştiriyor. Türkiye linç devleti sürecinden geçerek
kabul değiştiriyor, insan hakları devletine gidiyor. Biz bu cehennemi seçimlere kadar yaşayacağız...
(Radikal)
`Şeyh Sait` tazminatı
AKP`li Dengir Mir Mehmet Fırat`ın açtığı davada `Şeyh Sait`in torunu` ifadesi hakaret sayıldı. Tazminata hükmedilen karar, Yargıtay tarafından onandı
GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara
AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat`ın Güneş gazetesinde yayımlanan bazı yazı ve haberlerde kendisi için, `Şeyh Sait`in torunu` ifadesinin kullanılması nedeniyle dava açtı.
Fırat, Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi`nde açtığı davanın dilekçesinde, Şeyh Sait`in torunu olmadığını, kendisine bu yakıştırmanın siyasal amaçlarla, siyasi kimliğine gölge düşürmek için yapıldığını kaydetti. Şeyh Sait`in gerçek torunu Abdülmelik Fırat`la bir akrabalığı bulunmadığını kaydeden Fırat, 10 bin YTL tazminat talebinde bulundu.
2 bin YTL tazminat
5. Asliye Hukuk Mahkemesi, Fırat`ın Şeyh Sait`in torunu olmamasına rağmen kendisine bu yakıştırmanın yapılmasını `tazminat` nedeni sayarak 2 bin YTL tazminata hükmetti. Temyiz üzerine dosyaya bakan Yargıtay 4. Hukuk Dairesi de Fırat`ın tazminat talebini yerinde bularak yerel mahkemenin kararını onadı.
Fırat, dava dilekçesinde iddialara karşılık kendini şöyle tanımladı:
`Katıksız demokrat ve özgürlükçüyüm. Ne Türkçü olabilirim, ne de Kürtçü. Hayatımda hiçbir zaman illegal faaliyet içinde olmadım. Dedem Hacı Bedir, Atatürk döneminde 1., 2., ve 3. dönem milletvekilliği yaptı. Atatürk`ün fiilen cephede savaşan silah arkadaşlarındandır. Abdülmelik Fırat ve Şeyh Sait ile hiçbir akrabalığım da yok.` `Suç değil` diye açıklama yaptı
Fırat, tazminat kazanmasının ardından Milliyet`e yaptığı açıklamada da şunları söyledi: Onlarla bir akrabalığım yok. Onlar Erzurumlu. Ben Adıyaman`ın Kahta ilçesindenim. Psikolojik savaşın bir parçası bu. Bilerek, kasten yapıyorlar. Şeyh Sait`in torunu olmak da suç değil. Böyle bir şey demiyorum. Akrabası değilken bunun yazılması dezenformasyon amaçlı.`
Torun Fırat: Karalama amaçlı
Şeyh Sait`in torunu, Haklar ve Özgürlükler Partisi Genel Başkanı Abdülmelik Fırat da davaya ilişkin olarak şunları söyledi:
`Mir Dengir Mehmet Fırat`la hiçbir akrabalığım yok. Bazı kişiler sanki o, Şeyh Sait`in torunu olunca `vurun abalıya` misali bunu kullanabileceğini düşünüyor. Şeyh Sait için `haindir` diye yazılıyor. Bu bakımdan, karalama anlamında kullanılıyor o ifade.`
Şeyh Sait Kimdir?
Cumhuriyetin ilanı ve hilafetin kaldırılmasının ardından 1925`te Şeyh Sait önderliğinde, bazı kaynaklara göre hilafeti yeniden getirmek, bazı kaynaklara göre de bağımsız Kürt devleti kurmak amacıyla isyan başlatıldı. 13 Şubat 1925`te Genç`te (Bingöl) başlattılan isyan bastırıldı. Varto`da yakalanan Şeyh Sait ile 46 arkadaşının idam cezası 29 Haziran`da infaz edildi.
Şarkıcı Özcan Deniz, Şebnem Schaefer ile annesi Lale Schaefer hakkında, bazı beyanlarından dolayı suç duyurusunda bulundu ve 100 bin YTL'lik manevi tazminat davası açtı.
AA- Suç duyurusu dilekçesinde, Şebnem Schaefer'in 19 Eylül 2006 tarihinde bir televizyon programında, Deniz'e yönelik "çarpık ilişkileri var ve biseksüel" dediği ifade edilerek, bu sözlerle Özcan Deniz'e alenen hakaret edildiği ve toplum önünde küçük düşürme amacıyla sarfedildiği belirtildi.
Müteahhitlik firmalarına bankaların verdiği teminat mektubu miktarları banka sermayesinden yüzde 50 oranında düşülüyordu. BDDK bu oranı yüzde 100’e çekmek isteyince müteahhitler konuyu bakanlara götürdü...
HER yıl yurtdışında 10-12 milyar dolar düzeyinde iş alan müteahhitlik sektörünün teminat mektubu sıkıntısı bitmiyor. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) 3 yıl önce aldığı bir kararla bankaların müteahhitlik hizmeti veren şirketlere verdiği teminat mektubu miktarının yüzde 50’si Merkez Bankası’ndaki hesaplarından düşülüyordu. BDDK’nın AB uyumu çerçevesinde bankalarla ilgili hazırladığı yönetmelikte bu oran yüzde 100’e çıkarılınca müteahhitler adeta isyan etti.
KONUYLA ilgili olarak BDDK Başkanı Tevfik Bilgin’le bir toplantı yaptıklarını belirten Eren, ‘Bu böyle giderse, Türkiye’nin Avrupa’da iş alamayacağını, yabancı sermayenin bankacılık sektöründe hakim olmasının müteahhitlik sektörüne bazı kriterler getirerek Avrupa’da iş almasını zorlaştıracağını ve Avrupalı firmaların gelip Türkiye’de müteahhitlik işleri almaya başlayacağını anlattık. Bilgin, tamamen aynı düşündüğümüzü belirtti’ dedi. Eren ‘Biz bu rakamın yurtiçi ve yurtdışı için yüzde 10-20 arasında bir rakam olmasını önerdik. Tüzmen de konuyu incelediğini belirtti. Yakında Maliye Bakanı’na da gideceğiz’ dedi.
PELİN CENGİZ
Ergun Babahan - Sabah
Giden Genelkurmay Başkanı Özkök de, piyasalar olumsuz etkilenmesin diye açıklamalarını borsanın kapanış saatine getirdiklerini söylememiş miydi?
Artık tek hakim piyasa.
Kimdir bu piyasa, neye göre hareket eder bilmiyoruz.
İşçi Mehmet'i, marangoz Hasan'ı, öğretmen Lale'yi, hakim Ahmet Bey'i düşünür mü o bir muamma.
Ama herkesin piyasayı düşündüğü bir gerçek.
Başbakan bile silahlı bürokrasinin demokratik süreci ciddi biçimde rahatsız eden açıklamalarından sadece piyasa açısından rahatsızlık duyuyorsa, söylenecek tek söz kalır: "Pes."
Beğenin beğenmeyin, demokrasinin belirli kuralları vardır. Bunun başında sivillik gelir.
AB istiyor diye değil, demokrasiye inandığınız için, rejime yönelik her türlü tehdide, siyasi partileri, kurumları ve sivil toplum örgütleriyle tüm ülkenin karşı koyacağına inandığınız için bu kuralları savunmanız gerekir.
Türkiye'yi sevmek sadece bir meslek örgütünün işi değildir.
Demokrasiye inanmak ve onun uğruna mücadele etmek de öyle.
Ancak eğer bir ülkenin iktidar partisinin genel başkanı ve başbakanı bile demokrasiye damardan sahip çıkmaz ve piyasaları öne sürerse orada durup düşünmeniz gerekir.
Başbakan, "Demokratik bir ülkede asker bürokratların sivil iktidarı hedef alan açıklamalar yapmaları yanlıştır" demiyor.
Onu biri diyor.
Kim diyor?
DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar. Ağar, net bir biçimde "Sivil ve askeri bürokrasi hükümetlerin emrindedir. Hükümet bu konuda gerekli beyanları yapmak suretiyle bu konularda askeri kesimlerin beyan vermesine mani olmalıdır. Bu yönetilemeyen Türkiye'nin yansımasıdır" diyor.
Başbakan ise Genelkurmay Başkanı ile yaptığı görüşmede bunun demokratik ilke açısından yanlışlığını vurgulamıyor ama piyasaya dikkat çekiyor.
Piyasa bozulursa, fiyaka da bozulur tabii.
Eğer demokrasiyi savunmuyorsanız, 301'in arkasında duruyorsanız, iktidarda kalmak için bir dayanağınızın olması gerekir.
Piyasa işler yolunda giderken iyi bir dayanaktır ama biraz kaypaktır.
Piyasaya yaslanıyorum derken bir anda boşa düşebilirsiniz.
Piyasa sizi bir gecede açığa düşürebilir.
Piyasa sizi açığa düşürdü mü ne kazancını ona katlayan patronlar kalır, ne iktidar.
Çünkü bu piyasa adamın altını oyar.
Piyasa biraz kalleş, biraz sinsidir.
Piyasa kendini düşünür.
Onun için siz tüm ülkeyi düşünün, piyasaya sahip çıktığınız kadar demokrasiye de sahip çıkın.
Demokrasi oyununu doğru ve kurallara uygun oynarsanız, orada sürpriz ve kalleşlik yoktur.
Vatan
Aylık gelirinin 15 milyar lira olduğunu söyleyen Roche Genel Müdür Yardımcısı Tulu Veyisoğlu’nun ise aylık kazancı resmi kayıtlarda kaç çıktı, tahmin edin.
4 BİN HAKİM ŞİKAYET EDİLİYORSA, YARGIYA MÜDAHALE GEREKİYOR DEMEK?
Adalet Bakanlığı’na 4 bin hakim ve savcı her sene şikayet ediliyormuş. Bakanlık Ceza İşleri Genel Müdürlüğü kayıtlarına göre, bir sene içinde vatandaşlar 4 bin 44 hakim ve savcıdan şikayetci olmuşlar.
Bu mudur yani!
Umur TALU - SABAH
" Gerilime vesile olacak açıklamalardan kaçınılması gerekiyor. Kendisine söyledim. Ekonomi hassas, bunlardan olumsuz etkileniyor. Batarsa batsın, ben istediğimi söyleyeyim, olmaz. Büyükanıt Paşa da buna katılıyor, hassasiyeti var."
Anayasasında "Ey millet, ey dünya, duyduk duymadın demeyin!" demese de, "Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir" diye ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanı, bu demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti sanki sadece "Borsa ve piyasa" dan ibaretmiş gibi konuşuyor.
"Hassasiyet" bu!
"Demokrasi" den anladığımız bu.
Neyse ki bu ülkenin yetkili ve sorumluları "hassas" kişiler.
Ben size girişle alakasız bir şeyler yazayım.
Büyük fedakarlıklar ve inanılmaz bir cesaretle ortaya çıkardığımız bir listeyi açıklayacağım:
Askeri Darbeyle İktidara Gelen, Halen Sayfiyede Yahut Adliyede Değil, Devlet Yönetiminde Bulunanlar Listesi.
Kısaca; A.D.İ.G.H.S.Y.A..D.D.Y.B.L.
En kıdemliden en çaylağa doğru:
1. Muammer Kaddafi, Libya, 1969
2. Teodoro Obiang Nguema Mbasogo, Ekvator Ginesi, 1979
3. Lansana Conte, Gine, 1984
4. Blaise Compaore, Burkina Faso, 1987
5. El Abidin Bin Ali, Tunus, 1987
6. Ömer Hassan Ahmed el Beşir, Gambia, 1994
7. Pervez Müşerref, Pakistan, 1999
8. François Bozize, Orta Afrika Cumhuriyeti, 2003
9. Eli Uld Muhammed Val, Moritanya, 2005
10. Sonthi Boonyaratglin, Tayland, 2006.
Görüldüğü gibi bu tip arkadaşların nesli tükenmekte adeta. Yarısının "din kardeşimiz" olması da ayrı bir gurur vesilesi.
Bir de şeye bakabiliriz. Bizdeki son darbe yahut askeri müdahaleden bu yana böyle şeylerin nerelerde olduğuna, olamadığına. Lakin 12 Eylül 80'i mi almalı, yoksa 28 Şubat 97'yi mi?
Uzatmayayım, şöyle yapalım:
1980'den 1997'ye kadar "başarılı darbe" mekanları:
Türkiye, Bolivya, Liberya, Surinam, Nijerya, Moritanya, Uganda, yine Nijerya, Haiti, Tayland, Cezayir, Peru (başkanın kendi darbesi).
1997'den 2006'ya "başarılı darbe" mekanları:
Türkiye, Pakistan, Fildişi Sahili, Ekvador, Orta Afrika Cumhuriyeti, Sao Tome ve Principe, GineBissau, Haiti, Togo, Ekvador, Nepal (Kraliyetin anayasayı lağveden darbesi), Moritanya, Tayland.
1980'den 1997'ye "başarısız darbe" mekanları:
İspanya, Kenya, Filipinler, yine Filipinler, Trinidad ve Tobago, Nijerya, Rusya, Venezüella.
1997'den 2006'ya kadar "başarısız darbe" mekanları:
Fiji, Venezüella, Moritanya, Filipinler, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Çad, yine Kongo D.C., Ekvator Ginesi, yine Filipinler, yine Çad.
Uzak geçmiş hadi uzaktan geçmiş, geçirmiş. Ama bu yakın geçmiş.
Kısmen; yıllarca faşizmle inledikten sonra Meclis'teki topal darbe girişimini Kral da dahil dört koldan savuşturan İspanya dışında;
Bu güzide mekan ve mamur memleketler arasında, "Atatürk'ün muasır medeniyet yönü" diye gösterdiği herhangi bir misal var mı?
Türkiye hariç!
Sivil yahut asker, iktidarların, liderlerin, komutanların, partilerin veya ordunun ve de halkın; benzemekle övünebilecekleri kişiler ve memleketler bunlar mıdır?
İdeal bir "Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti" modeli oralarda mı aranmalıdır?
Yoksa, Moritanyalı darbeci lider Muhammed' in sıfatı "Adalet ve Demokrasi İçin Askeri Konsey Başkanı"; Taylandlı darbeci general Boonyaratglin de "Anayasal Monarşi Altında Demokratik Reform Konseyi Başkanı".
Bu mudur, "Bizde durum özeldir" derken, benzer düşmekten sıkılmayacaklarımız!
Belli ki oralarda ekonomi hassas değil.
Askeri Ceza Yasası yürürlükte değil mi?
Mehmet ALTAN - Sabah
Son birkaç yılı kapsayan bir hafıza tazelenmesi Türkiye'nin yaşadığı derin toplumsal dönüşümü ve makro dengelerdeki pozitif gelişmeleri ortaya koyuyordu. Bir anlamda bu olumlu gelişmelerin faturası haline gelen "cari açık" gündemde önemli bir yer tuttu.
Tüm cumartesi öğleden sonra son dört beş yılın ekonomik sürecini inceledikten bir gün sonra, pazar sabahı gazetelerde, ABD seyahatine çıkan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın refakatindeki gazetecilere "AK Parti'nin oylarının düştüğünü" söylediğini okudum. Yoklamalar "kararsızların" arttığını gösteriyormuş.
Partisinin oylarının düştüğünü açıklamaktan çekinmeyen Başbakan "alım gücü düşenler bana oy vermesin" diyerek dolaylı olarak ekonomik başarıları hatırlatıp buna sahip çıkıyordu.
Peki, ekonomik olarak genelde refah artışı var ise kararsızlar neden artıyor?
Şemdinli'deki kırılma ve AK Parti iktidarının AB'yi dışlayarak "Türklük" yarışına girip dış dünyadan kopması, Türkiye'nin toplumsal rüyasına ve umuduna koyu bir gölge düşürdü.
Şu anda Türkiye'de insanlar yarına umutla bakmıyor. Daha ziyade bir belirsizlik ve bundan kaynaklanan bir endişe hakim.
AK Parti, genel seçimlerden yerel seçimlere oyunu on puan artırmıştı. "Dünyalaşma" konusundaki ısrarlı adımları kentleri ve özellikle kent kadınlarını iktidar partisine yakınlaştırdı. AK Parti bu yakınlaşmayı kalıcı bir hale getiremedi. Yalpalamalar ve kimi ürkütücü uygulamalar, AB sürecindeki savruklukla birleşince korkuları artırdı. Eski endişeleri hortlattı.
Zaten şu anki resim analizlere yer bırakmayacak kadar net bir şekilde durumu gösteriyor. AB ile müzakere sürdüren bir ülkede askeriye, savunmayı bir yana bırakıp sabah akşam siyasete müdahale edebilir mi?
Edebiliyorsa, kesinkes bir iktidar kayması var demektir. İktidar kayması ise Şemdinli'den sonra ortaya çıktı, iktidarın "milliyetçilik" yarışıyla hız kazandı. Unutmamak gerekir ki militarizm vıcık vıcık hamasete bulaşmış siyasal milliyetçilikten güç alır. Nitekim öyle de oluyor.
Son günlerde neler dinliyoruz, neler...
"Boğarız, kovalarız" türü üst düzey ve derin ifadelerden sonra laf ne hikmetse hep AB sürecine geliyor. Ve askeri memurlar bu süreci bir şekilde kıyasıya eleştirmekten çekinmiyor.
AB konusu siyasi bir konu.
Halbuki, yürürlükteki Askeri Ceza Kanunu "siyasi amaçla nutuk söyleyen, demeç veren, yazı yazan veya telkinde bulunan" askerlere "bir aydan beş yıla kadar hapis cezası" öngörüyor.
Askeri Ceza Yasası var.
Askeri yargı var.
Askeri savcılar var.
Askeri Ceza Yasası'na göre neredeyse her gün işlenen bir suç var. Ama yaptırım yok.
Bu, zaten hem iktidar otoritesinin, hem de hukukun olmadığını ortaya koymuyor mu?
Çok haklılar.
Yasaların kimine uygulanıp, kimine uygulanmadığı bir ortamda, kendini fiili gücüne dayanarak uygulamanın dışına çekenler neden AB'yi istesin.
Egemenliğini hukuksal denetim altına alacak bir düzene neden sıcak baksın.
Sadece savunmayla ilgili, sivil otoriteye tabi, siyasete müdahale etmeyen ve iç iktidar kavgası yapmayan bir anlayışa neden eyvallah desin.
Onların AB'yi istememelerinin haklı nedeni var.
Peki, hukukun uygulanmamasının nedeni var mı?
Öyle demeseydi
İlker SARIER - Takvim
Hukuk aslında pek eğlenceli bir disiplin sayılmaz.
Ceza hukukunda, hakim veya savcı olarak yanlış bir yorum yaptığınızda kuracağınız hüküm, sanık sandalyesinde oturan "suçsuz" u içeri gönderebilir. Adaletsizlik tesis edilmiş olur.
Örneğin Borçlar yahut Ticaret hukukunda yapılacak bir yanlış, kişiyi veya şirketi içinden çıkılmaz mali krizlere sürükleyebilir.
Hukuk ciddi bir disiplindir de, bizde giderek eğlenceli bir hal almaya başladı.
***
Adalet Bakanı Cemil Çiçek, geçenlerde 301 tartışmalarına gönderme yaparken şu mealde bir şey söyledi:
"Orhan Pamuk da ifadesini değiştirseydi mahkeme başka türlü karar verirdi."
***
Ornan Pamuk'un avukatı Haluk İnancı, sayın Adalet Bakanı'na bir mektup göndermiş şunu soruyor:
Bir bakanın sizinki gibi bir söz sarfetmesi demokratik hukuk toplumunda görülmüş müdür? Siz, düşüncelerin açıklanmamasını mı istiyorsunuz?
Cemil Çiçek, avukat arkadaşa cevap verir mi bilemem ama ben vereyim:
***
Ortaya mantıklı bir soru atabilmek için reel süreçlerin analizlerini iyi yapmak gerekir.
Bu ülkede herhalde bir 50 yıl kadar, düşüncenin açıklanması sorunsalı tartışılmamıştır bile...
Ankara, insanların düşünmelerine pek bir ses çıkartmamışsa da, düşüncelerini söylemelerine sinirlenmiştir daima...
Düşünceye ses çıkartılmaması, ne düşünüldüğünün bilinmemesinden kaynaklanmıştır elbette.
Fakat kafadaki düşünce "ifade " şeklinde ifade edilince büyük bir kıyamet kopmuştur. Ve yine Ankara bir türlü, düşüncelerin niye açıklandığını anlayamamıştır.
Bu sebeple Cemil Bey'i "anlayışla" karşılamak da mümkündür.
Yani ne gerek var durup dururken düşünceyi açıklamaya...
Ne olurdu vaziyete göre başka düşünceler söyleyerek şakacı bir çizgi tutturulsaydı?
PROF. DR. BERİL DEDEOĞLU
02.10.2006 PAZARTESİ
[Yorum - Prof. Dr. Beril Dedeoğlu] ‘Artan otoriterleşme tehdidi’ AB rotamızı sallıyor!
Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkileri, başladığı günden beri son derece inişli çıkışlı bir seyir izledi. Bu durumun nedenlerinin her dönem için benzer koşullardan kaynaklandığı ileri sürülemese de neredeyse sürecin kendisi bir ilişki biçimine dönüştü ve sanki bu gergin ve istikrarsız bağ, tarafların varlıklarını güçlendirme aracına dönüştü.
Türkiye ile AB’nin geçimsizliği, her iki tarafın da kendi içlerinde değişime direnişlerin haklılık zemini haline geldi. Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye ile ilgili görüşmelerin öncesinde önemli tartışmalar yapıldı, Türkiye’de ise kararlar açıklandıktan sonra. Bu durum bile başlı başına tarafların birbirlerini ve kendilerini konumlandırdıkları yeri göstermeye yeter. AP’nin beklentilerinin içeriği ve bunun Türkiye’deki karşılıklarının da tartışılmasında yarar var.
Demokratikleşme sorunları...
Onaylanan belge öncesinde gündeme gelen soykırım(ların) tanınması meselesinin, bir karara dönüşmemiş olmaması rahatlatıcı olarak görülse ve hemen her durumda Parlamento kararlarının zaten bağlayıcı olmadığı hatırlatılsa bile, bu türden bir tartışmanın Avrupa’da ne denli önemli boyutlara tırmandığı göz ardı edilemez. Parlamento nezdinde bir karara dönüşmemiş olması ve Türkiye’nin AB üyeliği önünde bir ön şart olma ihtimalinin ötelenmesi, AB üyesi devletlerin kendi iç hukuk yollarıyla soykırım gerekçesini kullanıp Türkiye’yi engelleyici mekanizmalar oluşturmayacakları anlamına gelmez. Bu durum, gerek ifade özgürlükleri gerekse hukuk yoluyla siyaset ve tarih oluşturma bakımlarından tartışılabilir. Avrupa ülkelerinde bu türden bir çaba içinde olanları aymazlıkla suçlamak mümkün olduğu gibi, Türkiye’de de pek aymışlık içinde olunduğu savunulamaz. Üstelik söz konusu ülkelere yönelik olarak eğer yasalar yoluyla ifade özgürlüklerinin sınırlandırılması gerekçesi kullanılacak ise Türkiye’de de bu türden uygulamaların bulunmaması aranır. Yok eğer hukuk yoluyla siyaset ya da tarih oluşturulamayacağı savunulacaksa, o zaman da Türkiye’de önemli dönüşümlere hazır olunması gerekir.
AP’nin kararları, Kıbrıs meselesi dışarıda bırakıldığında, genel olarak “demokratikleşme” eleştirileri olarak değerlendirilebilir. Türkiye, artık müzakerelere başlamış bir aday ülke olduğundan daha sıkı ve ciddi, daha somut olgu ve olaylarla değerlendirilmek durumunda, Türkiye’nin de kendisini aynı ciddiyette değerlendirmesi beklenir. Parlamento kararlarının Türkiye’de çok sert olarak algılanmış olması da bu bakımdan son derece anlamsız; çünkü zaten demokratikleşme konusunda Türkiye’de eksikler bulunduğu için AP elinde eleştiri malzemesi bulunmaktadır. Parlamento uyarılarının ana eksenini TCK (özellikle 301, 305 ve 308. maddeler) ve Terörle Mücadele Kanunu, seçim barajı, dini ve etnik azınlık meseleleri ile asker-sivil ilişkileri oluşturmuş durumda. Eleştiriler, demokratikleşme süreç ve mekanizmalarıyla doğrudan ilintili, ancak ne kadarı yasal süreçlerin değiştirilmesi ile anlam kazanabilir, o tartışmalı.
Avrupa Birliği üyesi devletlerde, Parlamento nezdinde Türkiye’ye yöneltilen eleştiri noktaları nasıl işlemekte diye bakmak mümkün. Öncelikle belirtmek gerekir ki, seçim barajı hiçbir Avrupa ülkesinde Türkiye’deki gibi yüksek değil, olamaz da; çünkü amaç daha fazla farklı siyasal görüşün temsil mekanizmalarına dahil edilmesi ve sorunların bu türden zeminlerde çözümüne izin verecek kanalların açık tutulmasıdır. seçim ve temsil mekanizmalarının hakkaniyetle çalışmadığına ilişkin, en son Hollanda’daki Türk kökenli milletvekili adayları olayında olduğu gibi çok sayıda örnek bulunabilmekte.
Şu ya da bu nedenle ülkede etnik ve/veya dini azınlık meselelerini, hukuksal olarak azınlık hakları içerisinde düzenlemeyen, hatta siyasal söylemler içine ülkede azınlıkların bulunmadığını da yerleştiren Fransa gibi AB üyesi devletlerin, pekala Türkiye tarafından da örnek alınması ve kendisine yöneltilen eleştirileri savması mümkün. Ancak, bu türden bir savunma yapılabilmesi için, Fransa’daki yerel uygulamalara ve içtihada da bakmak gerekir ve bu haliyle de söz konusu iddiayı savunmak zor hale gelir. Çünkü, özellikle 1999’dan itibaren yapılan düzenlemelerle ve özellikle de mahkeme kararlarıyla Fransa’da, farklı dil kullanımı, eğitim alma, kamu kuruluşlarında ve mahkemelerde tercüman kullanma vs. türü uygulamalar sürmekte. Amaç, üzüm yemek olduğundan bağcıyı kovmanın Türkiye’deki azınlık sorunlarının çözümüne katkı sağlamayacağı açık. Yasalarda hükümlerin varlığı ya da yokluğu, koşulların iyileştirilmesine ya da kötüleştirilmesine yol açmakla birlikte, esas sorun bunların vatandaşlara uygulanış biçimlerinde düğümlenmekte. AB nezdinde, toplumsal uzlaşmazlık sağlayacak konuların, o ülke tarafından demokratik yollarla düzenlenmesi esas, yoksa her topluma uygulanacak kalıplar oluşturmak değil.
Yine Avrupa Parlamentosu kararları alınırken çokça tartışılan ve karara da asker-sivil ilişkisi olarak geçen konudan verilebilir. Bu çerçevede Parlamento’da tartışılan konulardan birisi, askeri yargı mekanizmasının sivil yargı mekanizmasının dışında işlemesine ilişkin. Bu konuda AB ülkelerinde ortak bir uygulama bulunmadığı hemen hatırlatılmalı. Örneğin Türkiye’deki sistem, neredeyse Fransa’daki sistemle aynı. Fransa’da askerler, her türlü suç karşısında askeri mahkemede yargılanmakta, hatta bir sivil ile bir asker ortak bir suç işlediklerinde sivil, sivil mahkemede yargılanırken askerin yargılanmama durumlarına da izin verecek hükümler bulunmakta. Aday ülke durumundaki Bulgaristan’da 2005 yılında sonuçlanan Boris Daskholov davasıyla demokratikleşme kriterleri bakımından öne çıkan düzenleme, polislerin bile askeri yargıya bağlı olduklarını göstermekte. Yine örneğin İngiltere ve Avusturya’da askerler, ancak disiplin suçları sözkonusu olduğunda askeri yargı kapsamına girmekte, tüm diğer suçlar sivil mahkemelerde görülmekte.
AB’de askerler siyasi açıklama yapamaz
Türkiye, yasal düzenlemeleri bakımından gelişmiş demokrasilerin gerisinde olmakla birlikte, esas olarak demokratik davranış gelenekleri bakımından bu düzeyin gerisinde gözükmekte. Örneğin askerî yargı ya da idari hukuk bakımından son derece benzerlikler bulunan Fransa’da, insanların çok azı genelkurmay başkanlarının adını bilir, kuvvet komutanlarının isimlerini ise bilmezler. İngiltere ve ABD gibi, doğrudan ülke sınırları dışında savaşmakta olan ülkelerde kuvvet komutanları kamuoyu önünde, yürütülen savaşa ilişkin bilgilendirmede bulunmak için görünürler. Başka konularda açıklama yapmaları önünde yasal engel olan ülke de vardır, olmayan da. Bununla birlikte, terörizm gibi en can alıcı güvenlik konularının kamuoyuna taşınmasından bile sivil otoriteler sorumludur. Bu durum, AB ülkelerinde orduların siyaset yapımının tümüyle dışında olduğu anlamını taşımaz. Asker-sivil arasındaki mesafenin korunması bir yandan toplumsal muhalefetin gelişmesine olanak sağladığı için teşvik edilir, öte yandan başarısızlıkların sorumluluğunun değişebilir siyasilere yüklenmesini sağlar. AB ülkelerinde ulusal egoizm, en az Türkiye’deki kadar ve belki Türkiye’den de fazla gelişmiştir. Bu nedenle de devletlerin kurumlarının birbirlerini baltalayacak biçimde çalışmasına izin veren sistemler kurulmaz. Bu bir zafiyet olarak değerlendirilir. Ayrıca, devlet içindeki kurumların yapılarının da benzer olduğu varsayımından hareket edilmez. Seçilmişler ile atanmışlar arasındaki mücadele asimetrik bir mücadele olacağından, kazananı bulunmadığını, genel olarak Avrupa’nın gelişmiş demokrasileri 14. yüzyıldan itibaren acı tecrübelerle öğrenmişlerdir.
Bugün Avrupa ülkelerinde de, hukuk-zihniyet ayrışmasından doğan çelişkiler, İslam ve Doğu korkularıyla gelişen “ötekileştirmeler” yaygın. Türkiye, AB sürecini Avrupa toplumları arasında barış, istikrar ve gelişme sağlayan uygulamaları benimseme çizgisinden değerlendirme imkanına sahip. İnsan hakları ve demokratikleşme konusunda “mütekabiliyet” ilkesi arayışlarına girmenin ve bunu Türkiye’deki otoriterleşme eğilimlerine gerekçe göstermenin Türkiye’ye ne yararı olduğunun tartışılması gerek.
GALATASARAY ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ
| Basında Yargı Haberleri ... |
| Canım Babam Hasan ÖZDERİN ’in Aziz Hatırasına, ( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...) |
| OZDERIN,M. |
| msn: ozderin@hotmail.com |

